Hayali Minger adasında özgürlük

15 Nisan 2021

Bu nasıl bir dürtüdür anlamıyorum gerçekten. Bir film, bir roman canını sıktı diye onu ortadan kaldırmaya niyet etmek. Bunun olabileceğine, olması gerektiğine inanmak. Tabii ki insanlık tarihinde ilk kez görülmediğinin son derece farkındayım da bu talebin dile getiriliş anına canlı canlı tanık olmak gene de insanı şaşırtıyor. Bir roman çıkıyor, memleketin önemli bir yazarının, Nobelli tek yazarının merakla beklenen bir romanı. Hani üzerine tartışılması çok normal, beğeneni, beğenmeyeni olması, hiç beğenmeyeni, nefret edeni olması, hepsi kabul. Orhan Pamuk’u yazar olarak sevmeyip okumamayı seçmek zaten bir tercih. Ama okumadan lanetleyip “Toplatılması için harekete geçiyoruz” çağrısında bulunulması gerçekten çok acıklı. Tabii aynı şeyin okuyarak yapılması da aynı derecede üzücü, yanlış anlaşılmasın. Burada konu, bir roman karakteri gerçek bir insanla inkâr edilemez benzerlikler taşısa da, ondan ilham alınarak yazıldığı açıkça belli olsa da orada yazanların o kişiye hakaret sayılmasının mümkün olmadığının göz ardı edilmesi. Çünkü bu bir tarih kitabı değil, bir kurgu eser. Hani şaka yollu söylenen “Film bu, film, gerçek değil” cümlesi var ya, tam onun gibi bu da roman. Adı üstünde esasen. Tabii ki hâlâ kızmak ve itiraz etmek mümkün, onun da çaresi okumamak ki zaten elimizdeki örnekte okuma eylemi söz konusu değil.

İki üç günde Orhan Pamuk’un son romanı “Veba Geceleri” etrafında olan bitenler, sosyal medyada lince yürüyen adımların nasıl atıldığında dair o kadar tipik bir örnek ki. Bir anda esmeye başlayan bir “Son romanında Atatürk ile dalga geçiyor” rüzgârı ve bu rüzgârı arkasına alıp yelken açan “Haydi hemen savcılığa” korosu. “Orhan Pamuk ihanetini son kitabı ‘Veba Salgını’ ile zirveye taşımış. Kitabında Atatürk’le dalga geçen bu adama haddini bildireceğiz. Pazartesi sabah kitabın toplatılması ve yazarın cezalandırılması için savcılığa müracaat edeceğiz” diye bir metin yayılmaya başladı önce. Altında bir avukat ve hukuk bürosunun isimleri. Hani hukuk insanısınız madem, bari romanı okuyun, “Ben neye itiraz ediyorum, sorarlarsa bileyim” gibi bir derdiniz olsun. Beklenti çıtasını daha da düşürürsek, hiç olmazsa kitabın adını bilin. Bu noktadan gelen eleştirileri “Ben okudum demedim ki. Falanca internet sitesi ile filanca yazarın sözlerini paylaştım” diye yanıtlamak, düzeltirken romanın adını “Veda Geceleri”ne dönüştürmek, hâlâ kendine ait bir cümle kurmayıp, bilmediği bir kaynağın iddialarını yaymaya devam etmek... Hani birisi özel olarak Atatürk’e nasıl zarar verebilirim diye plan yapsa ancak bu kadar başarılı olabilirdi herhalde.


Meseleyi basit bir sosyal medya zincirleme kazası olarak görüp, hızını kaybederek yok olmasını beklemek mümkündü ki romanı yayımlayan Yapı Kredi Yayınları’ndan da açıklama geldi. “Veba Geceleri romanında Atatürk’ü küçük düşürücü ifadelerin yer aldığına dair iddialar tamamen asılsızdır” diyorlardı; “Kolağası Kamil karakteri, romanın geçtiği hayali Minger adasının tüm vatandaşları tarafından bir halk kahramanı ve kurtarıcı olarak görülmektedir”. Aynı metinde Orhan Pamuk’un “Romanımda imparatorlukların küllerinden kurulan milli devletlerin kahraman kurucularına ve Atatürk’e hiçbir saygısızlık yoktur. Tam tersi, roman bu özgürlükçü ve kahraman önderlere saygı ve hayranlıkla yazılmıştır” ifadelerine de yer veriliyordu. Böylece bir cılız sosyal medya lincinin daha kulaktan kulağa büyüyerek başarıya ulaştığını aşama aşama izlemiş olduk. Çok güzel oldu, hem Atatürk’ün adını yüceltmiş olduk hem de “sanatın” değerlendirilme kriterlerine yenilerini ekledik. Gerisini özgürlükçü önderlerin kurduğu hayali Minger adası halkı düşünsün.

Yazının devamı...

Sipariş ve ölüm kalım meselesi

12 Nisan 2021

Sevdiğim bir restoranın sitesinden sipariş vermiştim geçen akşam. Vaatleri otuz dakika içinde yemeğin bende olacağı şeklindeydi. Saate baktım, kırk dakikayı bulmuş. Bir anda kapıldığım aşırı haklı olma ve hesap sorma duygusunu hatırlıyorum. Hayır yani tutamayacaklarsa söz vermesinlerdi, beceremeyeceklerse bu işe kalkışmasınlardı, vesaire vesaire.

Bunlar tabii içimden geçenler. Ağzımdan çıkan “Ne oldu bizim yemek?” oldu. Neyse bilgisayar sisteminde bir hata olmuş, gecikmiş, çok özür dilediler, hemen hazırlayıp gönderiyorlardı. Aradan yarım saat daha geçti ve bu sefer restoran beni aradı. Dediler ki “Çok özür dileriz, siparişinizi çıkardık ama kuryemiz kaza geçirdi”. Başımdan aşağıya dökülen kaynar suyu anlatamam. Telefondaki beyefendi “Tekrar hazırlamamızı ister misiniz?” derken “Ne oldu peki? Motorlu arkadaş durumda?” diye sorabildim, neyse ki iyiymiş, “Ama paketler dağıldı” dedi, o an tabii “Paketin canı cehenneme” diye düşünüyorsunuz ve bin türlü şey daha. Acele ettirdim, kim bilir nasıl sürdü çabuk yetiştireceğim diye, ya bir şey olsaydı, umarım olmamıştır, vesaire vesaire.

Hakikaten beni silkeleyip kendime getiren bir olay oldu bu, ki asla kabalaşmamış, bağırıp çağırmamıştım ama sonuçta “Hadi nerede kaldınız?” diyerek iki ayaklarını bir pabuca sokup kazaya sebebiyet vermiş olabilirdim.

Pandemi yeni alışkanlıklar kazandırdı bize. Üç öğün yemek pişirmekten fenalık geçirenler siparişe yükleniyor, evde tuz bitse “getir”, “götür”, “bana bi”, artık hangisi elimizin altındaysa ona sarılıyoruz. Sokakta motorlu kurye trafiği bitmiyor hiç. Ve sabrımız da yok. Hemen gelsin. Uygulamaların da öyle bir vaadi var zaten; “Şu kadar dakika içinde kapınızda”. Biz de bütün aksi ihtimalleri yok sayarak motorlu kuryelerin birer süper kahraman gibi uçup o kadar dakikada kapımıza konmalarını bekliyoruz. Arıza olur, trafik olur, akla gelen  gelmeyen bir sürü engel var. Kendimiz bütün randevularımıza tam vaktinde gidebiliyormuş gibi anlayışsız, hayatta her hakkımızı şahane savunabiliyormuş gibi kibirliyiz. Çünkü karşımızda gücümüzün yettiğine inandığımız insanlar var. Onlar azarlayabiliriz, şikâyet edebiliriz, belki işlerinden olmalarına sebep olabiliriz. Kızdırmasınlar kafamızı, böyle bir gücümüz var. Ve bunun yüzünden insanlar ölüyor.

İstanbul Motosikletli Kuryeler Derneği Başkanı Murat Tomris pandemi döneminde 200’den fazla meslektaşlarını kaybettiklerini açıkladı. Öyle ki dernek artan motokurye ölümlerine ilişkin basın açıklaması yapmak zorunda kaldı. “Bize verilen kısıtlı zamanda teslimat konusunu şiddetle reddediyoruz” dediler; “Taşıdığımız malzemenin emniyetini düşündüğümüz gibi kendi emniyetimizi de düşünmek zorundayız. Lütfen siparişiniz az bir süre geciktiğinde hesap sorulacak korkusuyla yaşatmayın bizi”.

Daha ne kadar net ifade edilebilir bir şey? Bir meslek grubuna “Hepimiz sizler gibi bir annenin oğlu, kızıyız. Gösterdiğimiz çaba ve gayretin sonunda küfür değil teşekkür bekliyoruz” dedirtiyoruz. İnsanlar işlerini kaybetmemek, çoluk çocuk aç kalmamak için kelle koltukta çalışıp bir de küfür işitiyorlar.  Ne o, yemeğimiz geç kalmasın.

Konuyla ilgili haberin altındaki yorumlar ayrı alem. “Onlar önce şunu yapmasınlar, bunu yapmasınlar, sonra konuşsunlar”. İnsanlar “ölmek istemiyoruz” diyor, bizim cevap bu. Şu son bir yıl hiçbir şey yapamadıysa daha az bencil olmayı öğretmiş olsaydı keşke bize. Hayatın kendi etrafımızda dönmediğini idrak etmek için daha ne olması gerek? Ya da alt tarafı bir siparişin “ölüm kalım” meselesi olmadığını anlamamız için?

 

Yazının devamı...

Anlamadığın dil ve ‘tahammül’

8 Nisan 2021

Ben kızamadım da, üzüldüm çok, sosyal medya hesabından o cümleyi yazabilen kadın için. Adı Büşra, belli ki genç bir kadın, bir öğretmen. Mardin Nusaybin’deki Anadolu Lisesi’nde matematik öğretmeni. Fakat dile getirmekte sorun görmediği hisleri; “Artık tayinim çıkabilir mi Allah’ım. İnsanların Kürtçe konuşmasına tahammülüm kalmadı da” şeklinde. Ne fena, kendisine emanet edilen çocukları sevmeyi, çevresindeki insanlarla bağ kurmayı becerememiş, daha kötüsü, söylediği şeyin ne kadar ayıp, ayrıca yaptığının ırkçılık olduğunu bilmiyor.

Nusaybin Kaymakamlığı hesabın çalındığına, ilçede görev yapan öğretmenin bu tweet’ten haberi olmadığına dair sonradan sildiği bir açıklama yaptı ama sanırım inanan olmadı. Çünkü şaşırtıcı değil, maalesef “Aman Allah’ım, bir insan bunu değil yazmak, nasıl aklından geçirir?” diyemiyoruz. Zaten bunu eleştiren tweet’lere gelen cevaplarda da benzeri bir yaklaşım görüyoruz. Açıkça nefret kusanları, tehdit savuran kim olduğu belirsiz hesapları saymıyorum bile. “Aslında hiç ırkçı değilim ama...” ile başladıkları cümleyi genç öğretmenin halini anlayarak bitiren, söylediğini de son derece haklı bulan o kadar çok kişi var ki. “Anlaşılmamak ne kadar zor siz biliyor musunuz?” diye de bir argümana sığınıyorlar, burada sorun ana dilini konuşmakta olan insanlardaymış gibi.

Neyse, diyecek söz çok da, ben olabildiğince iyimser ve yapıcı duygularla o tayini için dua eden öğretmene ve onu alkışlayanlara bir kitap, bir de film önermek istiyorum. Kitap, Milliyet Sanat’ta da beraber çalışmakta olduğum arkadaşım Filiz Aygündüz’ün ilk romanı “Kaç Zil Kaldı Örtmenim?” (Doğan Kitap, 2010). Bu vesileyle elime alıp sayfalarını çevirirken tekrar okumaya başladım, yine yer yer gözüm doldu. Tesadüf bu ya, Filiz de gencecik bir matematik öğretmeniyken tayini Diyarbakır Silvan’a çıkmış, kendisini 23 yaşında memleketin dilini hiç bilmediği bir yöresinde bulmuş. Oradaki deneyimle-rinden de yıllar sonra ortaya bu roman çıkmış. “Ne yani burada insanlar, anlamadığım bir dilden mi konuşuyor? Birkaç saat önce yerliyken birkaç saat sonra yabancıydık; aynı ülkenin sınırlarında. Sırf insanlar anadillerini konuşuyorlar diye... Tuhaf bir kızgınlık duyuyordum. Anlamamaktan. Dilin yoksa yalnızmışsın meğer”. Bu cümleler kitabın arka kapağından. Roman ise şehre adım attığında bu yalnızlık içinde olan genç öğretmenin “anlamadığı dilden konuşan” insanlarla, hele hele gözünün içine bakan otuz iki çocukla kurduğu duygu bağını bütün samimiyetiyle anlatıyor.

Onun üzerine de Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan’ın “İki Dil Bir Bavul” filmini izleyin lütfen. Büyük ölçüde belgesel bir film bu. İki yönetmen, Doğu’ya atanan bir öğretmen bulup ilk gününden itibaren yaşadıklarını çekmek istemişler ve ülkenin doğusunu ilk kez gören Denizlili Emre Aydın’ı bulmuşlar. Tek kelime Türkçe bilmeyen çocuklara dert anlatmaya çalışan, kendini çaresiz hissettikçe telefona sarılıp kendi dilinde anasına içini döken gencecik bir öğretmen.

Karşısında da kendi analarının diliyle konuşan muhtelif yaşta çocuklar. Dertleri aynı: Birbirlerini anlamak, kendilerini ifade edebilmek. Sonunda beceriyorlar bunu. Ve ortaya çok kıymetli, çok anlatılası, o çocukları da o öğretmeni de bir ömür etkileyecek bir hikâye çıkıyor işte. “Romanlarda ya da filmlerde olur o” da diyemezsiniz, ikisi de gerçek hayattan. Okumak, izlemek ve anlamak “Tahammül edemiyorum efendim, biri beni buradan kurtarsın” demeden önce iki kere düşündürür belki. Bir umut.

Yazının devamı...

Sanatın halka ‘inmesi’

5 Nisan 2021

Hakkında okuduklarım, özellikle de bu ay Milliyet Sanat dergisinde yayınladığımız Ege Işık Özatay imzalı söyleşiden sonra merak ettiğim, ilk fırsatta Pilevneli Gallery Dolapdere’de gidip görmeyi düşündüğüm bir sergiydi; “Makine Hatıralar: Uzay”. Yapay zekâ kullandığı çalışmalarıyla dünya çapında bilinen bir isim olan yeni medya sanatçısı ve tasarımcı Refik Anadol’un “NASA’nın altmış yıllık arşivini görselleştirdiği” bir sergi olarak tanımlanıyordu. Özatay’ın yazısından aktarırsam; “ISS, Hubble ve MRO uzay teleskopları tarafından kaydedilen ve şimdiye kadar bir sanat enstalasyonunda kullanılan en büyük uzay temalı veri kümesinden (2 milyondan fazla görüntüden) yararlanıyor”du. Yaklaşık üç yıl boyunca düzenli olarak NASA mühendisleri ile 60 yıllık arşivlerine farklı açılardan bakarak serginin veri kaynağını oluşturmuştu. Bu kadar bilgiyle bile başlı başına merak uyandıran bir sergiydi. Sergiye yoğun bir ilgi olduğu, kapının önünde metrelerce kuyruk oluştuğu haberleri de eklendi buna, nereden baksan sanat adına sevindiriciydi.

Derken Anadol’un instagram hesabında bir DNS anteni görseli belirdi. “Çekemeyenlere hediye” olarak. Açıklaması da şöyle: “Sevgili dostlar yine aynı elitist sanat akademisyenleri maalesef sergimizin başarısını hazmedemiyorlarmış. Normaldir. Yokluktan, hiçlikten ve negatifikten beslenirler. Yeni hiçbir şey söylemezler! Sanat halka inince hep böyle yaparlar :) Onlara buradan 70 metrelik DNS anteni hediyem olsun :)”.

Önce işin içinde bir ‘şaka’ olduğundan kuşku duymayarak gülünecek bir yer aradım. Ya da belki hack’lenmiş bir hesapla karşı karşıyayızdır diye düşündüm. Sanatla uğraşan bir insanın kurmasını beklemediğimiz cümleler ne de olsa. Burada eleştiri ile sanatın ilişkisinden uzun uzadıya söz etmeye niyetlenme-yeceğim, tavrın orasında beni çok şaşırtan bir şey yok. Eleştiriye tahammül çıtasının nasıl düşük olduğunu, çoğunlukla “Madem çok biliyorsun, sen daha iyisini yap da görelim” seviyesinde olduğumuzu kendim de defalarca deneyimledim. “Yok yapmam çünkü o iş başka, bu iş başka” demenin faydası olmadığını da gördüm. Bizde maalesef eleştiri yazan insanın o sanatı icra edecek yetenekten yoksun, tam da bu nedenle yapabilenlere karşı haset ve öfkeyle dolu olduğu konusunda bir uzlaşma mevcut. Tabii bu dediğim, olumsuz bir cümle kurmaya yeltendiğin zaman. Bir işi beğendiğin zaman o sanattan anlar, beğenmediğin anda da “çekemez” olursun. Rahatlatıcı bir bakış açısı olduğunu kabul etmek lazım.

O zaman ben burada neye şaşırıyorum? Kullanılan üsluba. Anten nedir? İlkokulda mıyız, anlamadım. Eleştirilmekten hoşlanmamak gayet anlaşılabilir bir şey ama fikre fikirle cevap vermek, olmadı olgunlukla karşılayıp sükuneti korumak gibi seçeneklere ne oldu? Nasıl olsa kapıda kuyruk var, kimse de o yazıyı okuyup dönmeyecek kapıdan.

Sanatatak sitesinde sergi hakkında epey kapsamlı bir eleştiri yazısı kaleme alan Ayşegül Sönmez’in verdiği cevaptan hedef alınanın o olduğunu tahmin ediyorum. Belki başka bir eleştirmendir, isim vermediği için emin olmak mümkün değil, zaten önemli de değil. Önemli olan Sönmez’in de dediği gibi, ”Bu tavrın içerdiği aşağılayıcı, memleket siyasetinde hep maruz kaldığımız, ayrımcı, bilgiyi küçümseyici ton”. Biz bu tona gerçekten alışığız da plastik sanatlarda eksikliğini çekmiyorduk, ne yalan söyleyeyim. Hani Anadol’un sözünü ettiği “sanatın halka inmesi” bu ise gerçekten keşke inmese.

 

Yazının devamı...

Kapanma günlerini atlatmak için

1 Nisan 2021

Hayatımızı çok uzun süre “eskiye” dönemeyecek şekilde değiştiren koronavirüs nedeniyle evlerde geçireceğimiz bir bahar daha kapıda. Vakalar artarken, insanlar ölürken “evde kalmaktan” yakınmak doğru değil ama müzisyenler, tiyatrocular, yeme içme sektöründe çalışan insanlar bir belirsizliğin ortasındalar çok uzun zamandır. Yayılmak için net mekân tercihleri olan bir virüsle karşı karşıya değilsek de birçok yerin açık kalmasını hatta bir yandan kapanırken bir yandan yüzme havuzlarının ve halı sahaların açılıyor olmasını anlamak zor. Şu kısacık kontrollü normalleşme sürecinde birileri bütün kısıtlamalara harfiyen uyup, yarı kapasiteyle hizmet verirken insanları kucak kucağa oturtup, saat sınırlamasına bağlı olmadan rahat rahat açık kalan diğer mekânları denetlemek çok mu zordu, en azından restoranların bahçeleri, açık bölümleri müşteri kabul etmeye devam edemez miydi gibi soruları sormak için de çok geç. Tiyatrolar, konserler içinse umudumuz şimdilik mayıs ortasında, açık hava mekânlarında.

O zaman madem evdeyiz, bir kez daha yüzümüzü sanata dönelim, bilet alarak izleyebileceğimiz etkinliklere yönelelim diyorum. Bu sırada imkânımız varsa sevdiğimiz kafelerden-restoranlardan, mümkünse doğrudan sipariş verelim ki onlar da yaşamaya devam etsin. Şimdi neler izleyebiliriz bu hafta sonu, bir bakalım.

Birincisi, İstanbul Film Festivali’nin çevrimiçi gösterimleri başlıyor. Dilerseniz 20 filmlik seçkiye toptan bilet alabilirsiniz, daha ekonomik olur. Her hafta dört yeni film giriyor gösterime. Bugün benim en merak ettiklerimden “Aşktan Sonra” var. Pakistan asıllı İngiliz yönetmen Aleem Khan’ın filmi, kocasını aniden kaybeden bir kadının onun yirmi yıldır başka bir ailesi olduğunu keşfetmesini anlatıyor. https://filmonline.iksv.org/ adresinden bilgi ve bilet edinebilirsiniz.

Yarın akşam için önerim, şu dönemde ismiyle bile bizi anında tavlayan “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu”. Szabolcs Hajdu’nun yazdığı, Muharrem Özcan’ın yönettiği oyun, bir zorunlu ziyaretle ortaya dökülen aile sırları üzerine. Tuna Kırlı, İpek Türktan Kaynak, Pınar Çağlar Gençtürk, Tolga İskit, Sena Başdoğan, Berke Karabıyık’tan oluşan bir oyuncu kadrosu var. Saat 21.00’de başlayan oyuna farklı fiyat kategorilerinden bilet alarak Oyun Atölyesi’ni destekleye- bilirsiniz. Bu arada https://www.oyunatolyesi.com/ adresinde yine tiyatroyu yaşatmak amacıyla alabileceğiniz imzalı afişler, Shakespeare baskılı ürünler, Oyun Atölyesi kartpostal setleri gibi çok hoş ürünler satıldığını da ekleyeyim.

Cumartesi akşamı ne yapalım? dasdasonline.com’da saat 21.15’te “Rivayet Radyosu” var, Mert Fırat, Sabahattin Ali hikâyeleri okuyor, Korhan Futacı ve orkestrası da müzikleriyle eşik ediyor. Pazar günü içinse önerim, bir önceki yazımda detaylı olarak anlattığım Biteatral yapımı “Hikâyelerimiz”. Ayşe Lebriz Berkem’in bu coğrafyanın acı çeken üç farklı kadınının hikâyesini anlattığı oyun saat 18.00’de, biletler mobilet.com’da.

Yazının devamı...

Başka “Hikâyelerimiz” olmayacak mı?

29 Mart 2021

Zoom’da canlı oyun izlemeye gitgide alışır oldum. Ekranda gördüğüm oyuncunun – oyuncuların da o an orada olduğunu bilmek, benimle aynı zamanda o oyunu izlemekte olan insanların isimlerini – kameralarını açmışlarsa yüzlerini görmek hiç değilse tiyatroya has olan “o anı paylaşma” duygusunu veriyor. Bazen sonrasında söyleşi de oluyor, o zaman daha da doğrudan paylaşabiliyoruz duygularımızı.

Geçen hafta izlediğim Tiyatro Biteatral’in “Hikâyelerimiz” adlı oyunundan sonra ise hiç konuşmak gelmedi içimden. Bazı hikâyeler var çünkü, düğümlenip kalıyor insanın boğazında. Üzerine ne desen anlamlı gelmiyor. Bir de sinirlenebiliyorsun benim yaptığım gibi, neden bu hikâyelere mahkumuz biz bu coğrafyada diye. Hikâyelerimizde ne zaman kadınlar hak ettikleri gibi yaşayacak, çocuklar çocuk olduklarını bilecek? Hayatta ne zaman olacak bu?

Fehime, Gülfer, Nur… Sırayla Ayşe Lebriz Berkem’in aranızda ekran yokmuş gibi seyirciyi avcunun içine alan etkileyici performansıyla dile gelip kendi hikayelerini anlatıyorlar. Ayfer Tunç’un yazdığı Fehime bir pedofili öyküsü anlatıyor, nefes nefese, bir çocuk saflığıyla ve seyircinin nefesini kesen bir dehşetle. Çocuk yaşta “kocaya” verilmek istenen kızı anlatan Gülfer’i Ayşe Lebriz Berkem yazmış. Üçüncü öyküyü de şiddeti tutku zanneden Nur’un ağzından dinliyoruz. Şiddetin eğitimle, sosyal sınıfla hiç alakası olmadığını defalarca yazan, anlatan Duygu Asena’nın kaleminden çıkmış o da.

Dedim ya öfkeleniyor insan izlerken, rahatsız oluyor, gözünü kaçırmak istesen kulağını tıkayamıyorsun, seyirciyi “zorlayan” bir deneyim. Hayat kadar değil tabii, o hep daha sert. “Hikâyelerimizi izledikten birkaç gün sonra tanışıyorum Sezen Ünlü’yle. On yedi yaşında, karnında altı aylık bebeğiyle katledilen Sezen Ünlü’yle. Ailesinin ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla tecavüzcüsüyle ‘imam nikahıyla’ evlendirilen Sezen Ünlü’yle.

Siyah beyaz bir fotoğraf artık, hepimizin tanıdığı. Erkeklerin öldürdüğü kadınlar galerisine eklendi onun çocuk yüzü de. “Eşi tarafından” cümlesini okudukça çileden çıkıyorum gerçekten. Ne eşi Allah aşkına? Sezen hakkında kullanılabilecek en doğru ifade “On yedi yaşındaki hamile çocuk”. Çocuk bu. Katili Anıl Y. tecavüz etti diye imam nikahıyla “evlendirildiğinde” daha da küçüktü. Siz “kadın” dediniz diye kadın olmuyor, evcilik oynamayı yeni bırakmış. Kendi çocuklarınıza bakın bir, on yedi yaşındaki hallerini düşünün, onları “gelin” olarak, ”anne” olarak görebiliyor musunuz? Şiddet gördüğü, ölüm tehdidi aldığı için polise de başvurmuş, koruma kararı da aldırtmış bu çocuk üstelik. Sonuç bu. On altı bıçak darbesi.

Hikâyelerimiz, Süreyya Karacabey’in “Kadın Savaşı Baladı” ile noktalanıyor. ‘’İçimizden kırılgan düşlerin geçtiği masallarınız bitti, çiçekli böcekli bir elişi kitabına boyadığınız ya da kırık bir iğneyle kelebek gibi bir fon perdesine iliştirdiğiniz ömrümüz, cehennem kaçkını bir ruhla birleşip öldü ve yeniden dirildi ve acı çektirdiğiniz bütün kız kardeşlerimiz için hesap sormak için döndü.’’ Ayşe Lebriz Berkem’in sesi Sezen Ünlü’nün ve adını bildiğimiz – bilmediğimiz diğer kadınların, çocukların yüzleriyle birleşiyor. Ne zaman bitecek gerçekten? Çocukların çocuk gibi yaşadığı, kadınların canının yakılmadığı “Hikâyelerimiz” olmayacak mı?

Yazının devamı...

Anılardan odaya saçılanlar

25 Mart 2021

Belli isimler, hatta ekipler var; onlar zamanında bir araya gelmeseydi, gözlerini karartıp denenmemiş bir şeylere soyunmasaydı pop müziğimiz nasıl bir yol izlerdi merak ediyorum. “Aranjman” diye bir türden gayet memnunmuş herkes, yabancı şarkılara yazılmış sözlerle idare edilip gidiliyormuş ki onların da arasında hâlâ bayıldıklarımız olduğunu inkâr edecek değilim; Fikret Şeneş’in söz yazdığı pek çok şarkıyı unutmak mümkün mü mesela... Ama birileri çıkmış; özgün beste peşine düşmüş, bir şekilde söz yazarı, besteci, yorumcu sacayağı oluşturulabilmiş ve ortaya başka bir şey çıkmış.

Bu ekiplerden biri, şarkıları bir an eskimeyen Çiğdem Talu-Melih Kibar-Erol Evgin üçlüsüyse, bir diğeri de Nükhet Duru-Cenk Taşkan-Mehmet Teoman. Bence bir araya gelmiş olmaları kendileri için de dinleyicileri için de bir nimet ve insan ortaya çıkan her bir şarkının hikâyesini merak ediyor. Nasıl oldu da “Beni Benimle Bırak” diye bir cümle geldi aklına, o nasıl o melodiye öyle oturdu, o söz nasıl oluyor da başka kimsenin sesinden öyle çıkamıyor mesela...

Elimde Metin Solmaz’ın Mehmet Teoman ile yaptığı, Anason İşleri Kitapları’ndan çıkan “Anılar saçılmış odaya, her yere” alt başlıklı nehir söyleşisi; merakla izini sürüyorum o şarkıların. Bazısını anlatıyor, bazısını anlatmasına gerek yok, hayatını anlatması yetiyor. Galatasaray Lisesi’nde Timur Selçuk’un da olduğu vokal grubunda başlıyor müzikle ilişkisi, babası lisenin müdürü Ali Teoman, Paris macerası var sonra, kurumsal iş hayatı denemesi var, Tofaş’tan ayrılıp Mersin’de sahilde bir benzin istasyonu tesisinde işletmeciliğe-prodüktörlüğe giriş var, sonra işte kurulan ekipler, gazino programları, kabareler...

Hangi birini sayayım bilemedim, herhalde bir dönem çok etkilendiği, kendisine sanatla ilgilenmesini ve hiçbir şeye bağımlı olmamasını öğütleyen Derviş Ali Dede olmasa da Mehmet Teoman’ın uzun süre bir yere çakılıp kalacağı yokmuş. İşleri de pat diye bırakıyor, kitapta epey yer tutan -ve tabii ki en eğlenceli kısımlar olan- aşklar da bir anda bitiveriyor. Ve bir bakıyoruz Mehmet Teoman yola düşmüş. Aşk acısı çekince kendisini yola vuruyor. Nükhet Duru’yla mesela, onun gönlünün başkasına kaydığını hissettiğinde çıkardığı kavgaları anlatıyor, sonra onun için yaptığını söylediği kırmızı panjurlu, çam kokulu evden küçük bir çantayla çıkıp gidiyor. Ne demişti; “Beni benimle bırak giderken / Başka bir şey istemem ayrılırken”. Ya da Ayşegül Aldinç ile evlilikleri kötü gidince Aldinç bir süre için annesinin evine gidiyor. Mehmet Teoman bir akşam eve bir geliyor, buzdolabı dışında ev tamtakır. Evet, “Eşyalar toplanmış seninle birlikte”.

Tabii bunlar hikâyenin bu tarafından anlatılanlar, diğer taraflar konuşsa hangi “anılar saçılır odaya, her yere”, bilemiyoruz. Neslihan Yargıcı mesela Assos’a yola çıkacaklarken gece yarısı çantadan onun eşyalarını çıkartıp motora atlayıp kaçan bir sevgiliyi belki başka türlü anlatırdı. Ama nihayetinde Mehmet Teoman’ın cephesinde acayip maceralı bir hayat, hapisler ve vurulmalar da eksik olmayan bir heyecan fırtınası, insanın içini o yıllara özlemle dolduran rengârenk bir eğlence hayatı, bolca müzik, sürekli işle karışan aşklar, başucumuzdan kaldıramadığımız albümler, unutulmaz şarkılar var.

Metin Solmaz nehir söyleşilerde çokça yapıldığı gibi “Benim konuyla ve sizinle ilgili mühim tespitlerim var, bir onları aktarayım, bakalım siz de katılıyor musunuz?”a soyunmamış, kısa kısa sormuş, pas verip çekilmiş. Bu yüzden de kolay okunur ve samimi bir kitap olmuş. Belli ki karşısındaki insanı tanıyor ve seviyor, onlar bir derin sohbette, sen de bir sandalye çekip yanlarına ilişmişsin gibi.

Yazının devamı...

Venüs’ün Akademisi’nden sinema dersleri

22 Mart 2021

Hayatın çeşitli alanlarında kadının varlığını, temsilini, ismini, cismini nasıl artırabilir, nasıl daha görünür kılabiliriz sorusu başlı başına cevabını da içeriyor aslında: “Yok saymayarak”. Misal sinema. Senin “kadın filmi”, “kadın hikayesi” diye bir tür icat edip özel olarak “nasıl daha fazla kadın filmi çekilir?” diye dertlenmene ve onun da en iyisini erkeklerin çekeceği sonucuna varmana hiç gerek yok. Sektörü bir “oğlanlar kulübü” olarak görmekten vazgeçmek başlangıç için yeterli. Tarih şahane filmler çekmiş kadın yönetmenlerle dolu, sadece biz çok azını biliyoruz. Neden? Anlatılmadı, özel seçkiler dışında gösterilmedi, hatırlanmadı. Ama öğrenmek için hiçbir zaman geç değil.

Şu anda Kundura Sinema’da (Kundurama - https://kundurama.beykozkundura.com/) mücevher değerinde, 15 saatlik bir belgesel gösteriliyor: İngiliz yönetmen ve sinema eleştirmeni Marc Cousins’ın 2019’da Toronto Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan “Women Make Film”i. Beş bölüm halinde ve 12 Nisan’a kadar ücretsiz olarak. 15 saat hiç gözünüzü korkutmasın, son derece akıcı, dinamik, anlaşılır ve keyifle izlenir derslerin verildiği bir sinema okulu gibi düşünün. Ama bütün hocalar kadın. Agnes Varda, Jane Campion, Kathryn Bigelow gibi adını çok duyduğumuz yönetmenler de var aralarında, belki bugüne kadar hiç duymadıklarımız da. 200’e yakın kadın. Farklı zamanlarda yaşamışlar, dünyanın dört bir yanından hikayeler anlatmışlar.

Aklınıza hemen ne güçlüklerle karşılaştıkları, mücadelelerle dolu hayat hikayeleri, kadın oldukları için karşılaştıkları ayrımcılıklar gelmesin. Bu değil filmin derdi. İlk bölümde anlatıcılığı üstlenen Tilda Swinton’dan aktarırsak “Yönetmenlerin hayatları hakkında değil bu film. Kronolojik bir tarih değil, kadın yönetmenlerin erkeklerden ne farkı olduğuna dair bir analiz değil, en iyi filmler listesinden de çıkmadı. Belgeselimiz filmler, sahneler hakkında pratik sorulara cevap veriyor.”

Yani biz iyi bir filmin açılış sahnesi nasıl olur, karakterler nasıl tanıtılır, filmin atmosferi nasıl belirlenir, inandırıcılık nasıl sağlanır gibi sorulara cevap arıyor ve buluyoruz. Ama bunu uzun uzun konuşan kafalar anlatmıyor bize, hiçbir uzman oturup analiz etmiyor, bire bir kadın yönetmenlerin filmlerinden sahneler izliyor ve arada sırada anlatıcının sesini duyuyoruz. Anlatıcılar filmin yürütücü yapım- cılığını da üstlenen Tilda Swinton dışında Jane Fonda, Thandie Newton, Debra Winger gibi oyuncular. Onlarla birlikte çıkılan 15 saatlik bir yolculuk bu. İster tamamına katılın ister kırk başlık içinden ilginizi çekenleri seçip izleyin.

Yine Swinton’ın  deyişiyle “İhmal ederek cinsiyetçilik yapan” sinema tarihinde ne kadar çok kadın yönetmenin ne kadar az bilinen, farklı, çeşitli, renkli, ustalıkla çekilmiş, hayret uyandıran, çağının çok ötesinde filmi olduğuna hayret edeceğinizi tahmin ediyorum, benim gibi. Ve tam Ukraynalı Sovyet yönetmen Kira Muratova’nın (1934-2018) şaşırtıcı filmlerinden birine “Neredeyse Lynchvari” diye iltifat edecekken neden “Muratovavari” demediğimizi düşüneceğinizi mesela.

Tek üzüntüm Çin’den İran’a, Bulgaristan’dan Tunus’a muhtelif coğrafyalardan 180 küsur yönetmenin arasında “Mustang” ile Deniz Gamze Ergüven dışında Türkiye’den kimseyi görememek oldu.

Sinema tarihinin ‘edepsiz kadınlar’ı

Yazının devamı...
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
nevşehir escort
kayseri escort
sakarya avukat
webmaster forum
buca escort bayan