Ukrayna’da savaş çıkar mı?

15 Nisan 2021

Daha genel soralım: Bugün yarın, hatta önümüzdeki 15-20 yıl içinde savaş çıkar mı? Kısa cevabım: Hayır. Uzun cevap, aşağıda.

Karl Marx, bilim insanı olarak her şeyi açıklayan bir genel kuram peşinde idi; bu kuramı bulamadı ama başka bir gelenek başlattı; o günden beri master tezi yazan lisansüstü öğrencilerinden tutun, her dereceden bilim insanları, siyasetçiler ve “düşünürler” için, sağlıktan ekonomiye, çevre korumaya kadar, ele aldıkları konu her ne olursa olsun o konuda bir genel yasa keşfetmek oldu. Bu genel yasalar da daima bir unsura indirgenmiş oldu. Diş sağlığı konusunda bir yasa mı keşfedeceksiniz? Muhtemelen şöyle bir şey söylemeniz gerekir: Diş çürümesinin tek sebebi şekerdir. Oysa ağız sağlığını etkileyen belki onlarca başka sebep vardır; ama sosyal yasa dediğiniz şey, tek unsurlu olmalı.

Marx’ın savaşların tek sebebi olarak gördüğü kapitalizm, sarsılmadan hayatiyetini sürdürüyor ama savaşların önü arkası kesilmiyor. Ne var ki araştırmacılar ortaya tek unsurlu savaş kuramları koymayı sürdürüyorlar.

Christopher Coyne ve Rachel Mathers, 10 yıl önce bu kuramları bir araya getiren “The Handbook on the Political Economy of War” (Savaşın Siyasal Ekonomisi El Kitabı) başlıklı bir kitap çıkarttılar. Kitaptaki makaleleri okuduğunuzda ortaya bir arada gözetilmesi gereken bir dizi “şart” çıkıyor ki bunların birkaçı bir arada olmadığı takdirde günümüzde savaş çıkması çok zor. Kısaca özetlersek, sadece Ukrayna’da değil, ama mesela İran ile İsrail, Çin ile ABD arasında da yakın bir zamanda savaş çıkıp çıkmayacağı sorusuna çatışmalara ve taraflarına şu perspektiflerden bakarak cevap aramalıyız:

Taraflardan biri muhtemelen bir savaşın getirecekleri ve götürecekleri hakkında orantısız ve abartılı açıklamalar yapıyor mu? Bir mütareke veya pazarlığın hükümlerini uygulatmakta açıkça aciz kalan bir ülke veya ittifak var mı? Mevcut pazarlıkların başarısızlıkla sonuçlanması halinde el değiştirecek kaynakların tarafların en azından biri için hayati önemi olacak mı? Liderlerin temsil ettikleri halktan farklı güdüleri, dürtüleri, özendirilme ihtimalleri var mı? Bazı devletlerin koalisyonları çok taraflı etkileşmeyi ve muhtemel anlaşmaları önlüyor mu?

Okuyucu olarak şahsen hiç hoşlanmadığım bir şeyi yaparak birtakım soyut hatta afaki ifadelerini aktardığımın farkındayım. Ama “Savaş çıkar mı?” gibi tamamen varsayımsal bir soruya cevap ararken, araştırmacıların soyut genellemelerden başka şeyler söylemesi de imkânsız.

Ama bu soruları ele aldığımız çatışmanın özel durumuna uygulamak da çok zor değil. Örneğin, İran-İsrail anlaşmazlığında taraftardan biri halkına “Bu, sonunda çok şey kazanacağımız çok kolay bir savaş olacaktır. Vurup çıkacağız ve onların artık bize tehdit olması tamamen bitecektir” diyor mu? Diğer soruları da şu anda mevcut diğer sıcak çatışma konularına uyarladığınız zaman alacağınız cevap sevindirici şekilde olumsuz olacaktır.

Allah insanlığı savaş afetlerinden korusun.

Yazının devamı...

Peki Mario; ne yapacaksın şimdi?

12 Nisan 2021

Bir ülkede altı büyük, 30 küçük parti var; bunlar 60 milyonluk ülkeyi yönetemiyor, siyasetle ilgisi olmayan elitin (sanayiciler, maliyeciler, üniversite hocaları) baskıları sonucu, siyasetin dizginlerini bir bankacıya teslim ediyorlarsa, buna “yumuşak diktatörlük” denir.

Bir de katı diktatörlük vardır: Mussolini de 1922’de iktidara “partiler üstü bir siyaset” önerisi ile gelmiş ve bu tür bir diktatörlük kurmuştu. Eski profesör, eski danışman, eski maliyeci ve Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi, partilerin koalisyon kavgaları, hükumetlerin güvenoyu aldıktan bir aç ay sonra batmaları üzerine de facto bir başkanlık sistemi ilan edilerek, partiler-üstü bir konumda göreve geldi. Önünde iki gündem maddesi vardı: Korona salgınına karşı etkin bir korunma planı oluşturmak ve İtalyanların bir türlü ısınamadığı Avrupa Birliği ile hala gerçekleşmemiş olan bütünleşmeyi tamamlamak. Salgın eski hızıyla devam ediyor; bütün İtalya’da, lokantalar, okullar, dükkanlar, müzeler, kafeler Mart’ın ortalarında yeniden kapandı ve daha da fenası aşı yok! Büyük plancı, büyük uzman, “Süper” Mario, (Washington Post’a göre) yanlış grupları aşılayarak işe başladı ama bunu da sürdüremiyor. Bütün umutlar ABD’den gelecek tek dozajla verilen Johnson and Johnson aşısında. Onun da imalatı aksamış vaziyette.

Akıllı demeyeceğim ama kurnaz siyasetçi bu durumda ne yapar? Dikkatleri başka yöne çeker. Avrupa Birliği’nin bakanlar kurulu durumundaki Komisyon’u ile en yüksek karar organı olan devlet ve hükumet başkanlarından kurulu Konsey’in başkanları arasındaki yarışın yeni bir tezahürü olan Ankara’daki protokol krizi Mario için aradığı fırsatı vermiş olmalı. Partiler-üstü, siyaset-üstü, ulusal birlik hükumetinin başında olduğuna bakmadan, bu kişi, basit bir oturma düzeni sorununu getirip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diktatörlüğüne bağladı!

Biz Türkler, Mario’nun mevcut sıfatlarını daha önce kendi darbeler tarihimizde gördüğümüz için, kendisinin anlam ve önemini çok iyi biliyoruz. Ama o seçimle sandıkla ömrünün hiçbir döneminde ilgisi olmadığı ve geldiği her göreve atamayla geldiği için, diplomatik izandan ve nezaketten olduğu gibi, siyasal terminolojiden de uzak. Dokuz kez seçim katılmış, kıran-kırana sürdürülen bu seçimlerde daima göreve gelme ve devam etme onayı almış bir devlet adamına, popüler denir, halkın sevgilisi denir, siyaset ustası denir; ama diktatör denmez.

Ayrıca bu ifadenin sonuçları vardır. Dünyanın tanıdığı son iki diktatörden biri olan Mussolini mesela, bütün Avrupa’nın çabasıyla askeri yenilgiye uğratılmış ve sonunda öldürülmüştü. Şimdi Mario, bütün süperliğini toplayarak ne yapmayı düşünüyor? Sarf ettiği bu söz, “Adam siyasetçi değil! Yaptı bir eşeklik!” denilip geçiştirilecek bir herze değil.

Akdenizli bütün milletler gibi İtalyan halkı da Türklerin sevdiği bir halktır. Bu iki halkın arasını açmak, Mario’nun ülkesine vereceği en büyük zararlardan biri olacaktır.

Hakikaten Mario Efendi, ne düşünüyorsun bu konuda?

Yazının devamı...

Amerika çöküyor!

8 Nisan 2021

İnternet sitelerindeki “tıklatma tuzağı” gibi oldu başlık, ama gerçekten öyle. Üst geçitler, alt geçitler, köprüler, tüneller, aklınıza gelecek her türlü altyapı tesisi çöküyor, dökülüyor. Bu sebeple yollar kapatılıyor; 20 dakikalık yere, aradaki bir köprü tehlikeli hal aldığından dolayı kapatıldığı için, kentin öte tarafından dolaşarak bir saatte gidiyorsunuz.

Büyük endüstriler, örneğin otomobil firmaları Çin’in yolunu tuttuğu için boş kalan devasa fabrikalar, metrelerce değil kilometrelerce uzanan sanayi siteleri, bakımsızlıktan, yeniden kullanılma ihtimali kalmadığı için yenilenmediklerinden dolayı önce paslanıyor, sonra çürüyüp çöküyor. Bir tarihte sadece ABD’de satılmayıp, tüm dünyaya ihraç edilen Buick’ler, Chevrolet’ler, Ford’ların yapıldığı Michigan fabrikalarının kapısına çoktan kilitler asıldı. İçerideki felaket manzaralarının görülmemesi için önlerine çekilen tahta perdeler, alüminyum kaplamalar bile çoktan çöktü.

Amerika’nın şu anda bilgisayar, yazılım ve oyun sektörü dışında yatırım yapılan nerede ise tek sektörü olan Elon Musk’ın Tesla otomobil fabrikası ise Şanghay’da. Trump’ın adeta tehditle yatırıma zorladığı Elon Musk’ın Teksas’ta açacağını duyurduğu kamyon fabrikası ise bir türlü gerçekleşemiyor.

Salgının yol açtığı zararları hafifletmek için Demokratlarla Cumhuriyetçilerin el ele çıkarttıkları 1.9 trilyon dolarlık ekonomik kurtarma paketinin verdiği cesaretle, Biden’ın hazırladığı 3 trilyonluk altyapı ıslahat paketi de köprülerin-geçitlerin akıbetine uğradı, çöktü.

Biden’ın altyapı projelerine böylesine iddialı bir bütçe ayırması boşuna değil, çünkü artık ABD’de yap-işlet modeliyle bayındırlık hizmetleri yapılmıyor. ABD ve AB ekonomileri artık, maddi olmayan aktiflere yatırım yapıyorlar. ABD’de her türlü parasal teklifin milletvekillerinden gelmesi gerektiği için Biden yönetimi ortaya bir tasarı koymadı; ancak ifade edilen kalemler ve karşılığındaki rakamlar, salgın yardımı sırasında oluşan koalisyonu bulamadı. Cumhuriyetçiler, Demokratların bu kadar büyük bir bütçeyle, yıllarca sürecek bir siyasal yatırım yapacaklarını biliyorlar ve bunu engellemek için ellerinde geleni yapacaklar. Biden yönetimi (buna artık Biden-Harris yönetimi demek lazım), elbette bu kadar büyük paranın bir kısmını sadece gelecek seçimde kolayca oya dönüştürülebilecek yerlere yatıracaktır. Hele, başkan yardımcısı (yani eş başkan!) Kamala Harris’in kendi başkan adaylığını gerçekleştirebilmek için oluşturduğu “sol koalisyon” dikkate alınırsa, bu paralar, altyapılara değil, sosyal yardım projelerine aktarılacak demektir.

Bunun ne zararı var, diyeceksiniz. Sigortası olsun olmasın herkese uygun ücretli bir sağlık hizmeti sunulmasını, parası olmayana da bu hizmetin ücretsiz verilmesi anlamına gelen sağlık reformu, bu ülkede 14 yıldır çıkartılamadı. Yani Cumhuriyetçiler Biden’ın veya Harris’in altyapı adı altında sosyal yardım projelerini destekleyerek Demokratlara yardımcı olacaklarına, çöken köprülerin altında kalmaya razı olacaklardır.

Yazının devamı...

ABD’nin insan hakları raporu

5 Nisan 2021

20’nci yüzyılın son 25 yılında ülkemizde olup biten birçok insan hakları ihlaline ilişkin ayrıntıları önce ABD dışişleri bakanlığının Kongre’ye sunduğu raporunda okurduk. Birçok ihlalin, iş başında olan askeri rejim veya onun baskıcı uygulamalarını sürdüren sözüm-ona sivil yönetimlerin gizlediği ayrıntıları bu raporda yer alırdı. Gazeteler yine de tam olarak aktaramazlardı ama hükumetler veya yetkileri hükumeti bile aşan vesayet odakları bir müttefik ülkenin Türkiye hakkındaki raporuna ilişkin iki üç paragraflık bir haberi sineye çekmek zorunda kalırlardı.

Zaman değişti; Türkiye’de sistemli insan hakları ihlalleri bitti. 2002’den sonra, özellikle AK Parti hükumetlerinin, vesayet rejiminin kalıtımsal egemenliğine tek tek kurumları reforma tabi tutarak ortadan kaldırmasına paralel olarak ya insan hakları ihlalleri azaldı ya da olanların yazılması, kamuoyunun dikkatine sunulması engellenemez oldu. Geçen gün bir TV sohbetinde, 1990’ların sonunda GAP bölgesinde bir fotoğraf turunda şoförümüzün Kürtçe müzik kasetlerini araçta bırakmaya korktuğunu hatırladım. Rahmetli Özal Türkiye’ye çağ atlatan hamleler yapıyordu; ama en temel insan hakları, örneğin anadilini öğrenme ve öğretme hakkı, tartışması bile yapılamadan, inkâr edilebiliyor; halkımız Kürtçe müzik kaseti bulundurmaktan korkuyordu.

Devir değişti; o şoförümüzün doktora yapan Zelal isimli bir kızı var.

Devir sadece isteme haklarımız açısından değişmedi; kişilerin bedenlerinin ve onurlarının korunması, dava açma imkânı, işkence, hukuksuz tutuklanma, yargılanma hakkı; mülkiyetin korunmasından tutun basın özgürlüğü, ifade serbestliği gibi evrensel hukukun insanlara tanıdığı her türlü hak ve özgürlük de ülkemizde uygulanıyor.

ABD’nin 2020 ülke raporları arasında yer alan Türkiye insan hakları raporuna bakarsanız, ülkede bunların hiçbiri yok. Rapor PKK ile yapılan mücadeleyi meşru bir hak olarak görmediği için, şu kadar teröristin öldürülmesi şu kadar teröristin tutuklanması hak ihlali olarak sıralanıyor. Rapor hala Fetullahçı Terör Örgütü’nden “Gülen Grubu” diye söz eden bir anlayışla kaleme alındığı için, sadece PKK teröristleri ile mücadeleyi değil ama FETÖ teröristleri ile mücadeleyi de “hak ihlali” olarak kaydediyor.

Raporun zaafı sadece bu değil, fakat aynı zamanda geçen yıl salgın sebebiyle kapalı olan ABD elçiliği ve konsolosluklarının yerini bir takım başka derneklerin ve grupların alması sebebiyle rapora katılan zihniyet ve bakış açılarının da açık ve seçik Türkiye aleyhtarı katkıda bulunduğu kolayca görülüyor.

ABD’nin FETÖ’yü terör örgütü saymadığı, Adli Yardımlaşma Anlaşması çerçevesinde, örgüt elebaşını ve diğer elemanlarını 15 Temmuz darbe girişimine katkıları iddiasıyla yargılanmak üzere iade etmemesinden bellidir. Böyle bir hükumetin kaleme alacağı insan hakları raporu elbette tümüyle hükümsüzdür.

Kendi parlamentosu üç ay önce teröristlerce basılan bir ülkenin, başkalarına insan hakları dersi vermesi ise başlı başına bir garipliktir.

Yazının devamı...

Hillary ve kızı Diyarbakır Anneleri ile görüşür mü?

1 Nisan 2021

Gizli Işık Yapım şirketi, ABD’nin eski First Lady’si ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve kızı Chelsea’nın kurdukları bir film stüdyosu. Bir de ortakları var: Sam Branson. Firmanın sitesinde kuruluş amacı “getirisi yüksek belgeseller, TV için eğlence amaçlı programlar ve filmler üretmek” olarak açıklanıyor. “Kendisini çevre davasına adamış, hayırsever bir maceracı” olan Sam, Kuzey Kutbu’nu yürüyerek geçince, kendisinde bir aydınlanma olduğunu fark etmiş ve insanların hayatlarında olumlu değişimler sağlayacak filmler yapmaya karar vermiş. Hillary ve kızıyla tanışan Sam, bu Gizli Işık (Hidden Light) şirketini kurmuş.

Dünya bu girişimi Hillary’nin “Kobanili kadın savaşçıların cesaretlerini yüceltmek için ekranlara taşımak üzere” kollarını sıvadığını açıklayınca öğrendi. Hillary ve kızı, Sam ile birlikte Gayle Tzemach Lemmon’ın “The Daughters of Kobani” (Kobani’nin Kızları) kitabını televizyon dizisi haline getirecekler.

ABD’de doğmuş, büyümüş Musevi asıllı Gayle Tzemach Lemmon’ın bu ilk kitabı değil. Kendisi 2011 ve 2015’te yayımlandığı an New York Times’ın en çok satan kitaplar listesine giren kadın öyküleriyle tanınıyor. Taliban yönetimi sırasında topluluğunun ayakta durmasını sağlayan bir terzi kadını ve ABD Özel Kuvvetleri’nde askerlik yapan kadınları anlatan ilk iki kitabına, bu yıl Kobani’nin Kızları’nı eklemiş.

Daha önceki iki kitabı ve şimdi Clinton’ların zaferlerini ölümsüzleştireceği “Kobani’nin kadın savaşçıları” konusunu yazmak Gayle Tzemach Lemmon’ın gündüz işi değil! Kendisi gündüzleri Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi) adlı Amerikan düşünce kuruluşunda “Kıdemli Araştırmacı” olarak çalışıyor. Dış İlişkiler Konseyi, hatırlayacaksınız, Steven A. Cook, Richard Perle, Robert Kagan gibi “Türkiye dostları”nın (!) yuvası. Türkiye sevdalarının yanı sıra bu kişilerin ortak diğer özelliği NeoCon olmaları!

Başkan Bush, Afganistan ve Irak’ı bu adamların verdiği politika önerileriyle adeta yok etti; Obama/Clinton Libya’yı bu ekibin önerisiyle yerle bir etti; Barack Obama Suriye’yi bu ekibin önerisiyle üçe böldü. Gayle Tzemach Lemmon’ın bu kurumda ne gibi araştırmalar kaleme aldığını bilemeyiz; ama “Kobani’nin Kızları”, PKK’nın baş teröristi Abdullah Öcalan’ın “Kürt kızlarının ruhlarının özgürleşmesi için” icat ettiği “Kadın İntiharcı” kavramının kurbanı olan kadınların sözde öyküsünü anlatıyor.

Bu kadınların ve kızların henüz ölmemiş ve kendisiyle birlikte yüzlerce kişinin hayatını sona erdirmemiş olan 200’e yakınının anneleri, 2019’dan bu yana Diyarbakır’da HDP binasının önünde bekliyorlar. Hillary yanına kızını da alarak, Diyarbakır’a gelirse, çekeceği filmle ilgili ölümsüzleştireceği çok daha duygulu içten hikâyeler bulacaktır. Bu kızların nasıl kandırıldığı ve ölümün pençesine nasıl itildiğini annelerinden dinleyebilir.

New York’ta bir NeoCon araştırmacının siyasal söylemlerinden çok daha etkili insan hikâyeleri çıkacaktır Kobani’deki kurban kızlar hakkında.

 

Yazının devamı...

N’oldu şimdi?

29 Mart 2021

Brüksel’den bir şey çıkmayacağı belliydi; saygılı bir üslupla kaleme alınmış, ama temeli bozuk bir rapor. “Şunu-şunu yapma; yapmıyorsun zaten, aferin…” diyen bir bildiri… Macron’un çenesini tutmasını sağlayan Brüksel Bürokratları Merkel’e de “Türkiye yanlısı” demeç verdirdikten sonra, yattılar kulaklarının üstüne. Ne zamana kadar? Yunanistan, Fransa’nın tahrikleri, ABD’nin teşvikleri ile yeniden feryada başlayıncaya kadar.

Yunanistan, ABD uçak gemileri, Suudi savaş uçakları ve bu arada Mora isyanının 200’üncü yıldönümü dolayısıyla gelen onlarca kutlama mesajıyla sarhoş, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell’in Raporu’nun kibar diline takılmadı. Önceden sızdırılan ve Yunan gazeteleri eliyle açıklanan raporu “kimliği açıklanmayan” bir Yunan dışişleri uzmanına şerh ettirdiler. Uzman, yedi maddede bu raporun Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz aramamayı ihtar ettiğini, Libya ile “Deniz Yetki Alanlarının sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının” uygulamada hiçbir anlamı olmadığını doğruladığını söyledi. Yunan temsilcileri de AB zirvesinde bunun altını çizdiler. Türkiye raporun lafzına bakarak bunun “fena olmadığını” belirtti ve eski görüşlerine atıf yapmakla yetindi. Eski görüşleri bellidir Türkiye’nin: “Türk kıta sahanlığı üzerindeki nokta gibi adaların şu anda Yunanistan’a ait olması, bunların tıpkı Türkiye gibi, tıpkı Mora yarımadası gibi egemenlik alanı olmasını gerektirmez. Böyle bir şey olursa, Türkiye’nin 500 bin kilometrekarelik mavi vatanı 40 bin kilometrekareye inmiş olur.”

AB ile ABD arasında Trump’ın dört yıllık yönetimi sırasında oluşan diyalog (ve patronluk) ilişkisi yeniden kuruluyor. ABD Avrupalılara yeniden yandan hizaya bakarak sıraya geçmelerini bildirdi. Nitekim AB’nin son zirvesinde kimsenin sesinin çıkmaması bir ölçüde bundan kaynaklanıyor. ABD henüz Avrupa ile Rusya ve Çin ilişkilerinin nasıl yapılandırılacağına dair kartlarının hepsini masaya dizmedi. Biden’ın “Sizleri bizimle Rusya ve Çin arasında tercih yapmaya zorlamayacağız” sözleri, sadece sözden ibarettir; ABD dışişleri bakanı Tony Blinken teker teker bütün AB üyelerine yeni rollerini gösteren dosyaları muhtemelen dağıtmaya başlamıştır. AB liderlerinin Putin ve Şi Cinping hakkındaki demeçlerinden, kendilerine nasıl bir rol biçildiğini görürüz. AB liderlerinin, Trump zamanındaki özgürlüklerinden eser kalmayacaktır. Çünkü Biden, yeni bir ABD Yüzyılı değilse bile bir ABD Onyılı ilan edebileceğine ve AB’yi buna zorlayabileceğine inanıyor.

Sonuçta AB’nin son zirvesi Türkiye açısından bir oyalama toplantısı oldu. Herkes Borrell Raporu’nu nasıl anladı ise öyle anladı ve beklemeye devam etti. Bu dönemi bir şey beklemeden geçirmekte olan sadece Türkiye’dir. S-400’ler konusunda da Doğu Akdeniz’deki arama çalışmalarında da daha önce nasıl aktif ise, Türkiye halen aynen öyle aktiftir.

Türkiye’nin aktif olduğu bir konu daha vardır: Savunma sanayii ve diğer sektörlerde Türkiye ne yapmakta ise onu yapmaya devam etmektedir.

Yazının devamı...

‘Ege petrolünden vazgeç’

25 Mart 2021

Bugün ve yarın toplanacak olan AB liderler zirvesinin ana konularından biri yine Türkiye. Birliğin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in hafta sonu sızdırılan önceki gün de gayri resmi özeti açıklanan raporu AB ülkeleri dışişleri bakanlarının beğenisini kazanmış. O kadar ki Yunanistan Dışişleri Bakanı, raporun “Türkiye’yi girdiği olumlu istikamette tutacağına inandığını” ifade etmiş. Sayın Nikos Dendias öyle sevinmiş ki videosuna bakarsanız, kendisinin 32 dişinde hangi bir sorun olmadığını kolayca görüyorsunuz.

Diyor ki Sayın Dendias, “Yunanistan’ın ta en başta talep ettiği gibi, Borrell’in raporu, Türkiye’ye sağlanan teşvikleri ihtiva ediyor olmakla birlikte ona son birkaç yıldır takip ettiği tutumun devamı halinde bu olumlu bakışın ne yönde değişebileceğini de hatırlatacak yeni yaptırımlar da içermektedir.” Sayın Bakan zahmet edip, bu olumlu havayı değiştirecek olan unsurları da özetliyor: “Türkiye AB ile samimi iş birliğini sürdürmeli ve uluslararası hukukun ilkelerine uygun bir tavırla, AB ile üye ülkelerle sorunlarını diyalog yoluyla çözmelidir.”

Türkiye’nin hukuka aykırı davranışlarına verilen örnekler arasında, Nikos Bey’in tespitiyle, “2020 Mart’ında Türk-Yunan sınırında göçmenlerin aktif olarak kışkırtılması” varmış ki bu 2016 Türkiye-AB ortak bildirisinin ihlali imiş. Borrell raporunda zikredilen Türkiye’nin günahları kefesindeki diğer maddeleri ise Katimerini gazetesinin sitesinden okuyoruz. Neler yok ki!

Adaların deniz haklarını ihlal eden Libya-Türkiye anlaşması; araştırma gemisi Oruç Reis’in Yunan pozisyonlarıyla aynı hizada çalışması (ne demekse!); Türkiye’nin hukuka aykırı tutumla, gerginlikleri tırmandırması; kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerle ilgili anlaşmazlıkların ele alındığı görüşmelerde sorunu Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne uygun olarak çözmek amacıyla iyi niyetli diyalog gereği ve Yunan adalarındaki göçmenlerin iltica başvuruları reddedildiğinde geri dönmesine engel olunmaması...

Yani Türkiye Ege’de sondaj çalışmalarına başlarsa, yaptırımlar uygulanacak. Türkiye, Yunanistan’ın sınır dışı ettiği mültecileri buyur etmezse, yaptırımlar uygulanacak. Türkiye, kendi kıta sahanlığı üzerinde olan nokta gibi adalara aynen kendisiyle aynı ekonomik bölge hakkını tanımazsa, yaptırımlar uygulanacak.

Bu sefer yaptırımlar sadece enerji ve bağlantılı sektörlere değil, bütün ekonomisine yönelik olarak uygulanacakmış.

“Mış” dediğime bakmayın ve ön yargılı olmaya atfetmeyin, ama Borrell raporunun bizim görmediğimiz kısımlarını Yunan medyasının gördüğüne ve buradaki tehditlerin bazen çift anlamlı, bazen muğlak ama aynen böyle yer aldığına inanmamak için sebep yok. Bir yanılsama içine girerek, sanrılara kapılarak, Polyanna sendromuna düşmekten kaçınmalıyız.

Bugün ve yarın ucuna bağlanan havuçlar her ne olursa olsun, Brüksel’in elindeki sopanın öteki ucunda “Ege’den çıkın” yazılı olduğunu anlamamak mümkün mü?

Yazının devamı...

Amerika’nın Biden isimli bir sorunu var

22 Mart 2021

Türkiye ve Ürdün’ün Suriyeli misafirlerinden dolayı karşılaştığı sorunları bilen birisi, ABD’nin güneyden, Meksika sınırından ülkeye dolan Hispanik mültecilerle baş etmekte çektiği sorunları kolayca kavrayacaktır. Trump, bu sorunu insani olmayan yasaklarla çözmeye çalıştı; ama sonra anası-babası ülkelerine iade edilmiş binlerce çocukla baş başa kaldı. Biden, Demokratların klasik yöntemiyle, “Herkese şirin görünen bir orta yol” bularak işin içinden sıyrılacağını düşündü. Şimdi, Meksika polisinin eline üç beş kuruş sıkıştıran, ABD gümrüğüne geliyor ve “Ben iltica etmek istiyorum” diyor. Bu kişilerin sayısı her gün, çoğunluğu 7 yaşından küçük, binlerle artıyor; yaşlılar geri çevrilse bile Amerikan çocukları kendi başına geri gönderemiyor; muameleler yapılınca kadar bakımevlerine yerleştiriliyor. Yeni Anayurt Güvenlik Bakanı, iltica isteyen çocukların hızla arttığını bunların işlemlerinin yapılmasının yıllar alabileceğini söyledi.

ABD’nin başına bu belayı saran Biden oldu.

***

ABD’nin Çin, Rusya, Venezüella ve İran ile ilişkileri ders kitaplarında örnek diplomasi olarak okutulacak nitelikte değildi ama en azından taraflar birbirlerini savaşla tehdit etmiyorlardı. Biden Yönetimi’nin Bush’tan ve Obama’dan miras kalan şahinleri doldurduğu kabinesi, sözcüleri, “kimliğini açıklamadan” demeçler veren danışmanları bu ülkelerle ilişkileri o hale getirdiler ki, temsilcileri uluslararası medyanın önünde birbirlerinin yüzüne karşı hakaretler ediyorlar. Nitekim Biden’ın Putin için “O bir katildir” demesi ile ekilen tuz-biber, Rusya’nın büyükelçisini geri çekmesine yol açtı. Biden’ın şahinlerine güvenen İsrail, Suriye’yi ve oradaki İran askerlerini açıkça bombalamaya başladı, ki bunun faturası da kuşkusuz ABD’ye yazıldı.

ABD’nin başına bu belayı saran da Biden oldu.

***

Bütün dünya biliyor ki Kuzey Kore’nin diktatörü Kim Jong-un, nükleer silah edindi; bunları Güney Kore’nin ve Japonya’nın (hatta ABD’nin) tepesine atmaya hazır. Trump, bütün o kristal dükkanındaki fil nezaketiyle de olsa, bu çılgın Koreliyi bir çizgide tutmayı başarıyordu. Ancak Biden Yönetimi’nin Japonya ile askeri manevralar yapacağını açıklaması üzerine Kim’in kız kardeşi Kim Yo-jong “Pislik yapmayı bırak” diye çevirebileceğimiz bir ifade ile ABD’ye hakaretler yağdırdı, yakın bir tarihte nükleer silah denemesi yapacaklarını açıkladı.

ABD’nin başına bu belayı saran yine Biden oldu.

Yazının devamı...
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
nevşehir escort
kayseri escort
sakarya avukat
webmaster forum
buca escort bayan