ABD’nin Ortadoğu politikası ne kadar değişecek?

2 Mart 2021

Washington’da geçen cuma günü şimdiye kadar gizli tutulan “Kaşıkçı Raporu”nun yayımlanması ve onu izleyen gelişmeler, ABD’nin Suudi Arabistan dâhil, Ortadoğu politikasında bir değişiklik sinyali sayılıyor.

Başkan Joe Biden, görevine başladığı 20 Ocak’tan bu yana, selefi Donald Trump’ın politikalarından ayrılan yolda ilk adımlarını atmıştır. Dış politikada, özellikle İran, Körfez ülkeleri, Yemen, Filistin gibi Ortadoğu meselelerinde aldığı yeni tavır, önemli bir siyaset değişikliğinin habercisi sayılmıştır.

İşte tam bu sırada, Trump döneminde “hasıraltı” edilen Kaşıkçı Raporu’nun yayımlanması, bu değişiklik zincirinin yeni bir halkasını oluşturuyor.

Ancak bu değişikliğin nedeni ve limiti nedir? Biden bu cinayette suçlanan bütün Suudi yetkililere ve bu arada Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a karşı cezalandırıcı kararlar da alacak mı? Yani Washington’un tutumunda bir değişiklik söz konusu ise, bu nereye kadar gidecek?

Çıkar mı, ilke mi?

Menfur cinayetin işlenmesinden sonra özellikle Türkiye’nin ABD başta olmak üzere uluslararası camiaya temin ettiği bilgi ve bulgular, hasıraltı edildi ve olay adeta unutuldu.

Trump’ın bu konudaki tutumu şaşırtıcı değildi, çünkü onun nazarında “çıkar” her şeyin üstündeydi. ABD’nin Suudi Arabistan’la çok önemli çıkarları vardı. Veliaht Prens özellikle Trump’ın damadı, “danışman” Kushner’e de çok yakındı. Çeşitli anlaşmalarla milyarlık iş ilişkileri kuruluyor, ayrıca bölgesel çapta siyasi projeler geliştiriliyordu.

Yani açıkçası, Trump yönetimi için “çıkar”, manevi değer taşıyan “ilkeler”den çok daha önem taşıyordu. Bu bakımdan Kaşıkçı cinayetinde elleri kana bulaşan kimseleri görmezden gelip yola devam etmekte bir sakınca görülmüyordu.

Yazının devamı...

Mars’ta işler yolunda, ama yeryüzünde?..

23 Şubat 2021

Geçen perşembe günü, Teksas’ın Houston kentindeki Amerikan Uzay Araştırma Merkezi NASA’da olağanüstü bir heyecan vardı. “Azim Operasyonu” adı verilen bir misyonun yöneticileri ve bilim adamları dünyadan çok uzak, 470 milyon kilometre mesafeden bir haber bekliyordu.

Bu haber, uzayda nefes kesen hızla seyreden bir aracın tam yedi ay süren yolculuğu sonunda, Mars’tan gelecekti. Bir robotun güdümündeki bir ton ağırlığındaki araç, şimdiye kadar esrarengiz bir gezegen olarak kalan Mars’a sağ salim inebilecek miydi? Bu iniş, NASA’nın belirlediği noktada, bir kraterin bulunduğu bölgede gerçekleşebilecek miydi? Ve tabii en önemlisi, uzay aracı Mars’tan varış sinyalini ve de bununla ilgili resimleri gönderebilecek miydi?

Evet, NASA’da çok heyecanlı anlar yaşanırken, Mars’a ilk yumuşak ve isabetli iniş mesajı gelmeye başladı. Ardından, Mars’tan ilk resimler de ulaşınca, NASA ekibinin bu müjde üzerine nasıl coştuğunu gösteren fotoğraflar da dünya televizyonlarına yansıdı.

Teknoloji harikası

Mars’a iniş olayı, aslında uzayın keşfinde yeni bir kilometre taşı oluşturuyor.

Kuşkusuz aracın bu gezegene ulaşmasının başlıca önemi, hep sorulan “Mars”ta hayat var mı veya olmuş mu?” sorusunun nihayet yanıt bulması olanağını yaratmasıdır. “Azim Misyonu” yöneticilerine göre, uzay aracı Mars’ta yapacağı incelemelerle öncelikle bunu tespit etmeye çalışacak, bu konuda bilgi topladıkça, oradan ilk raporlarını bildirecek, bir yıl sonra yeryüzüne dönüşünde de Mars’tan taş, toprak, vs. gibi materyali de getirecek.

Tabii ki şimdi Mars’ta hayat yok. Ama bilim adamlarının merak ettiği husus, “eskiden” yani milyonlarca yıl önce var mıydı şeklinde ifade ediliyor. Yeni bilgiler, evrenin evveliyatını öğrenmeye yarayacak.

Ancak Mars’a inişin bir diğer önemi, bunun muazzam bir teknoloji başarısı olmasıdır. Bir uzay aracının milyonlarca kilometre uzaklıktaki bir gezegene, tam belirlenen noktaya “yumuşak iniş” yapması, her şeyden önce bilim ve teknolojinin bir harikası. Aracın ta oralardan sanki kapı komşusu imiş gibi net mesaj ve resimler göndermesi de aynı harikanın iletişim alanındaki bir göstergesi.

Yazının devamı...

ABD ile güven ve güvenlik sorunu

19 Şubat 2021

Hafta başında Irak’ın Gara bölgesinde PKK teröristlerinin yıllardır rehin tuttuğu 13 Türk askeri ve güvenlik görevlisini şehit etmesi olayının uluslararası ilişkiler açısından en önemli ve düşündürücü yanı, bunun Türkiye ile ABD arasındaki güven ve güvenlik sorununu gözlerin önüne sermiş olmasıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bölgedeki operasyonu sırasında PKK’nın gerçekleştirdiği bu katliam karşısında Washington’un ilk aldığı resmi tavırda, katliam haberinin “eğer doğru ise” ifadesi kullanılarak bunun şüpheyle karşılandığını duyurması Ankara’da büyük şok yaratmış ve çok sert bir karşılık verilmesine yol açmıştır. Çok geçmeden, Türk liderlerinin olayın gerçekten PKK’nın bir infazı olduğunu gösteren tüm kanıtları ortaya koymasından sonra ABD yönetimi gerçeği kabul etmek ve PKK’yı suçlayan bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır.

“Sözde” müttefik

ABD’nin bu olaydaki davranışı, ister istemez, Türk-Amerikan ilişkilerinde “güven” meselesini gündeme getirmiştir.

Washington’da bir süredir Türkiye’nin ne kadar “güvenilir” bir stratejik ortak olduğu sorgulanıyor, hatta Ankara için “sözde” müttefik terimi kullanılıyordu. Son olay ise, Türkiye’nin nazarında asıl ABD’nin “sözde” ve “güvenilmez” bir müttefik olarak görüntüsünü ortaya koydu.

Düşünün ki PKK Türk rehineleri öldürüyor, ABD müttefik Türkiye’nin açıklamasını değil, terörist PKK’nın iddiasına güvenip Ankara’nın söyledikleri hakkında şüphe ifade ediyor. Ta ki kanıtlar tokat gibi bir etki yapıncaya kadar...

Bu, ABD’nin, bu türden, güveni sarsan ilk hatası olsaydı, belki de tepkisi bu kadar şiddetli olmazdı. Ama daha önce Amerikalılar, PKK konusunda Ankara’nın hassasiyetini hiçe sayan ters tavırlar almaktan çekinmediler. Son olay ABD’nin güvenilirliği konusunda yeni, olumsuz bir deneyim olmuştur.

“Kırılgan” ortaklık

Yazının devamı...

Toplanırlarsa ne konuşacaklar?

12 Şubat 2021

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ayrıca Yunan Başbakanı Miçotakis ile Kıbrıs Rum Lideri Anastasiadis’in son açıklamalarından sonra, Mart ayı için planlanan Kıbrıs toplantısının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği büyük bir soru işareti...

BM Genel Sekreteri Guterres’in önerdiği bu “beşli gayri resmi toplantı” yapılabilecekse dahi, Türkiye, KKTC, İngiltere, Yunanistan ve Güney Kıbrıs temsilcilerinin, neleri konuşup konuşmayacakları belli değil.

Diğer bir deyişle, taraflar arasında, daha masaya oturmadan, gündem ve usul ile ilgili o kadar büyük bir anlaşmazlık ortaya çıktı ki, bu gayri resmi beşli toplantının gerçekleşebileceği dahi şüpheli...

Bu şartlar altında BM Genel Sekreterinin her şeyden önce iki tarafın da kabul edeceği bir gündem üzerinde uzlaştırıcı bir formül bulması gerek.

Bu da imkânsız denecek kadar zor bir misyon olarak gözüküyor. Zira iki tarafın, esas müzakere sürecinde, nelerin konuşulup konuşulmayacağı konusundaki görüşleri taban tabana zıt...

Her kafadan bir ses...

Aslında BM Genel Sekreteri, Kıbrıs için yeni müzakere süreci önerisini ortaya koyduğunda, gündem ve usul ile ilgili esnek, ama muğlak  bir tutum sergilemişti. BM çevreleri “gayri resmi” beşli konferansta her konu ve görüşün masaya yatırılması, bu arada eski parametrelerin de geçerli sayılması gerektiğini söylüyorlardı. Ancak, özellikle KKTC’de iktidar değişikliğinden sonra Türk pozisyonu müzakere zemini olarak “federal” değil, “iki devlet” çözümünün esas alınması şartını öne sürdü. Bunun üzerine, gündem ve usul hakkında her taraftan farklı sesler yükselmeye başladı.

BM Güvenlik Konseyinde Kıbrıs Barış Gücünün görev süresinin uzatılması ile ilgili yapılan son görüşmeler sırasında, çoğu üye ülkenin, eski  parametrelerin esas alınması lehinde bir tutum sergilediği görüldü.

Yazının devamı...

Dış ilişkilerde ince ayar...

9 Şubat 2021

Son günlerde Türkiye’de sıkça tartışılan dış politika konularından biri de, Çin’in Sincan özerk bölgesinde yaşayan Uygur Türklerinin durumuyla ilgilidir.

Halk arasında Doğu Türkistan diye de bilinen Sincan’daki Uygurların Çin yönetimi tarafından tabi tutuldukları politika ve bu arada bu bölgedeki milliyetçi, İslamcı kesimin hedef olduğu ağır baskılar Türkiye’de de hassasiyetle izlenmektedir.

Aslında bu mesele son zamanlarda özellikle ABD’nin Batı’da yankı bulan birtakım çıkışlarıyla uluslararası platforma taşınmıştır. Washington’un bu meseleye bu kadar ilgi göstermesi rakip olarak gördüğü Çin’e karşı politikasının son bir hamlesi olarak gözüküyor.

Ancak Türkiye’de, kamuoyundaki hassasiyet, Uygur Türkleriyle ortak tarihi, etnik, dinsel, kültürel nedenlere dayanıyor. Dolayısıyla, Sincan’da olup bitenlerin, oradaki soydaşların yaşadığı sıkıntıların Türkiye’de endişeyle izlenmesi doğaldır.

Nitekim, son günlerde Türkiye’de kamuoyundan ve özellikle milliyetçi-muhafazakâr kesimlerden Ankara’nın bu meselede daha aktif bir rol oynaması, hatta Çin yönetimine karşı daha net ve sert bir tutum alması yönünde sesler yükseltilmiştir.

Bu eğilim hükümet tarafından not edilmekle beraber, resmi politika, bunu bir Türkiye-Çin problemi haline getirmemek ve mevcut olan iyi ilişkileri bozmamaya özen göstermek yönündedir.

Türk diplomasisini yürüten bir yetkilinin deyimiyle, Ankara Uygur Türkleriyle ilgili hassasiyetini ve de tavsiyelerini her fırsatta Çinli muhataplarına duyurmaktan çekinmiyor, ama bunu sakin diplomasi yoluyla, ilişkilerine zarar vermeyecek tarzda yapmayı tercih ediyor.

Aslında, bu akılcı ve pragmatik bir davranıştır. Açıkçası, daha agresif davranarak “Çin’i yola getirme” çabasının meselenin halline katkısı olacağı şüpheli olduğu gibi, Türkiye-Çin ilişkilerini de bozacağı açıktır. Dolayısıyla, bu meselede Türkiye’nin politikasında böyle bir “ince ayar” yapılmasında yarar vardır.

Yazının devamı...
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
nevşehir escort
kayseri escort
sakarya avukat
webmaster forum
buca escort bayan