Antikorum az diye üzülme fazla diye de çok sevinme

17 Nisan 2021

Pandeminin güncel verilerinde vaka ve ölü sayısı gibi karşıtlık ya da korku nedeniyle aşı olmayanların oranı da pik yapmış durumda. Olanlar cenahına baktığınızda da hangi aşı daha fazla antikor yapıyor ya da hiç yapmıyora odaklı anlaşılmaz bir tartışma söz konusu. Dahası, iki doz aşı olmasına rağmen ağır hastalanan ya da ölenler olduğuna dönük iddialar, tartışmalar da dur durak bilmiyor. Yine kafaları karıştıran bir başka nokta ise sürekli mutasyon geçiren ve yeni versiyonuyla bulaş hızı eskisine oranla katlanan virüse karşı mevcut aşıların etkili olup olmadığı üzerine. Yani bir yanda kitlesel bağışıklık için olmazsa olmazlardan aşı gerçekliği, diğer yanda antikor hesaplarına odaklı kafa karışıklığı var. Dolayısıyla, hangi aşı olursa olsun yaptırmak yerine, bunlara dönük nasıl boş ve anlamsız bir tartışma sürdüğünü bir kez daha irdelemekte yarar var. Tabii aslında yapmamız gerekenleri de... Aşı ve kan hücreleri üzerine yıllar öncesine uzanan birçok çalışması, hatta serum enstitüsü kurma girişimi bulunan, ABD’de de Mikrobiyoloji ve İmmünoloji dersleri veren, Hıfzıssıhha, tedavi hizmetleri dâhil 6 genel müdürlükten sorumlu Sağlık Bakanlığı eski Müsteşar Yardımcısı (1994-1996) Prof. Dr. Turgut İmir anlatıyor: 

“Dünya Sağlık Örgütü, mevcut aşıların etkinliğini doğruladı. BioNTech aşısının yüzde 95 oranında etkili olduğunu söyledi. Sinovac’ın Türkiye’de yapılan değerlendirmesinde (Faz III çalışması ile) bu etkinliğin yüzde 85 olduğu bildirildi. Yani her ikisi de yeterli etkinlikte, ancak Sinovac aşısının saklama ve kullanmada daha avantajlı olduğu görülmektedir. Bu aşıların hiçbirinin kötü veya diğerine çok üstün olduğunu düşünmüyorum. Oxford Üniversitesi tarafından koruyuculuğu yüzde 90 olduğu açıklanan AstraZeneca için pıhtılaşmaya yol açıyor diye konuşuldu. Oysa pıhtılaşma kaynaklı ölüm oranı milyonda beş civarı. BioNTech, Moderna ve Oxford aşılarında virüsün belirli bölgelerini kullanıyorlar ve sadece bu bölgelere karşı antikor oluşuyor. Çin aşısı Sinovac’ta ise ölü virüsün tek bir bölgesi değil tümü veriliyor. Diğer aşılar kadar etki oranı yüksek olmasa da virüsün daha çok bölgesine reaksiyon meydana geliyor. BioNTech ve Sinovac aşılarının ortak yönü ise yeni mutasyonlu İngiliz ve Güney Afrika kökenli virüslere de aynı miktarda etkin olması. Ama eğer Sinovac dışındakilerin kullandığı o bir tek yapıya da mutasyon olursa silahınızı kaybedersiniz elinizden.”

Nasıl yani?

“Kovid-19 virüsünde bugüne kadar 9-10 bin mutasyon olmuş. Bunların büyük çoğunluğu fonksiyonel olmayan yapılarda meydana gelen mutasyonlar. mRNA aşılarında gelişecek mutasyonla bu aşıların etkinlikleri yok olabilir veya azalabilir. Bu değişimlere karşı Sinovac daha kapsamlı. Yani mRNA aşısı kullanıldıktan sonra, mutasyona uğramış virüs kişiye tekrar bulaşırsa, korunma yetersiz olabilir veya hiç korunma olmayabilir. Ancak bugünkü tabloda, mevcut mutasyona rağmen korunma devam etmektedir. “

Varsayalım Belçika diye yeni bir ırk oluşursa gibi mi?

“Evet, mRNA aşıları bu durumda yeterli olmayabilir. Çünkü bu aşılar o özel yapıya, hücreyi oluşturan proteinlerden bir grubuna karşı antikor üretir ve o protein yapısında bir değişiklik olursa aşılanan kişide gelişen antikor hiç gelişmeyebilir veya yeterli olmayabilir. Bu antikorların ne miktarda olması gerektiği hakkında henüz uluslararası standartlarda onaylanmış bir birim açıklanmadı. Firmalar kendi aşıları için bazı değerler veriyorlar. Alt sınır olarak 1 de gösteren var, 50 de. Bir mutasyonun oluşması ile pandemiye dönüşmesi altı ay ila bir sene arasında süre gerektirir. Tüm Kovid aşılarının etkisi kişilerde ortalama zaten bu süre kadar. Ancak bu Kovid’le sınırlı değil. Bu influenzada da böyle. Mesela kolera aşısının etkinliği 4-5 aydır. Dolayısıyla, bu üstünde durulacak bir konu değil. Şu aşamada Sinovac aşısı yeterli bağışıklık geliştiriyor. Mesela bende 119 çıktı bu değer. Alt sınır 50 olduğu halde aynı aşıdan sonra 2000 çıkan da, sıfır çıkan da var. Sıfır çıkması, antikor gelişmemiş demek olabilir ancak bağışıklık hiç gelişmemiş demek değildir. Aşılanmış kişilerde antikor az ürese de, hiç üremese de onlar hücresel bağışıklık sağladıkları için aşılanmamış kişilere göre kesinlikle daha fazla koruma altındalar.”

Mutasyon olasılığı açısından Çin aşısı daha avantajlı denilebilir mi?

“Avantaj diye bir şey yok aslında. Ama Sinovac aşısında bir proteine karşı değil birkaç protein grubuna karşı bağışıklık meydana gelebilir. Teorik olarak, virüsün birkaç değişik antijenik yapısına antikor üretilmesinin bir avantaj olacağı düşünülebilir. Ama mutasyon oluştuğunda, protein dizisi değiştiğinde, elinizdeki tek tür antikorun etkinliği de sorgulanır hale gelir.”

Yazının devamı...

Aşı kesinlikle zorunlu olmalı

15 Nisan 2021

Pandemi günlüğünde hem vaka hem de ölü sayısı pik yapan Kovid-19’a karşı mücadelede kesin çözüm olarak öngörülen kitlesel bağışıklık duvarını sağlamak için seçenekler belli: Toplumun büyük çoğunluğuna virüsün bulaşması, yani hastalanması ya da aşı olmak. Dolayısıyla, yaygın uygulanmasıyla birlikte aşının bulaş riskini engelleyeceği net. Nitekim bu bağlamda bizde de evet aşı tedarikinde gecikme olduğuna dönük iddialar var ama yoğun bir aşılama kampanyası devam ediyor. Ancak bir yandan da hem aşı seçeneklerindeki kafa karışıklığı hem de zaten hep var olan belli orandaki aşı karşıtlığı nedeniyle ciddi anlamda sıkıntı söz konusu. Çünkü sırası geldiği, hatta randevu aldığı halde aşı olmaya gitmeyenlerin oranı yüzde 25’lerde. Bir başka deyişle, dört kişiden biri aşıdan kaçıyor. Yani aşı karşıtlığı ve korkusu da pik yapmış durumda. O nedenle, aşıda ikna ya da kişinin kararına bırakma yönteminin revize edilmesi ve Kovid aşısının çok istisnai durumlar hariç kesinlikle zorunlu olması şart. Evet, aşı olmamak insan hakkı denilebilir ki deniliyor da ancak hak denildiğinde karşıdakinin ve toplumun genel hakkı da söz konusu. Çünkü aşı olmayı reddeden ya da aşı olmaktan kaçan, korkan herkes hastalanıp bu virüsü diğerlerine taşıma, bulaştırma ve toplum- ülke sağlığını tehlikeye sokma açısından potansiyel risk unsuru. Ve biliyoruz ki bu aşı ancak ve ancak tüm topluma yapılırsa işe yarıyor. Yarısı olmuş, yarısı olmamış, yarım yarım olmaz bu iş. Tek doz yapılırsa dahi yetmiyor, herkesin kesinlikle çift doz aşı olması gerekiyor. Hem de öngörülen süreler içerisinde. Yani artık insanlar aşı konusunda bireysel tercihlerini insan hakkı diye öne sürmek yerine toplumsal bir menfaat ortak bir çıkar gerçeğinden hareketle bu aşıyı yaptırmak zorunda. Çin aşısı Sinovac ya da Alman aşısı Biontech de fark etmez. Hangisi olursa olsun, her ikisi de ilgili yerlerden onayı almış, dünya üzerinde milyonlarca insana uygulanmış, uygulanıyor ve umut olmuş durumda. Kaldı ki bu virüsle mücadelede aşı olmakla da iş bitmiyor. Bu bağlamda da yerli yabancı bütün bilim insanlarının kesiştikleri ortak nokta şu:

“Aşının herkese zorunlu denilmesi lazım, başka çaremiz yok. Çünkü aşı olunca ortalıkta pehlivan gibi dolaşırsan, maske takmazsan, önlemleri uymazsan Kovid kapacağın kesin. Kaptığın zaman da kendin hasta olmasan bile zaten yüzde 10-20 hasta olma riskin var çünkü doğru uygulanırsa aşı yüzde 80-90 koruyor, başkalarına bulaştırma riskin de çok fazla olacak. Semptomlarını hissetmeyeceksin, hissetmediğin için hasta olduğunu da bilmeyeceksin ama bir başkasına bulaştıracaksın. Gizli taşıyıcı olacaksın, o zaman test de yaptırmayacaklar. Yapılsa da aşı olduğun için testinde pozitif çıkacak zaten. Ama aşı zorunlu olursa bu virüsü alan hiç kimse hasta olmayacak. Ve bu zararsız virüs kategorisine geçmiş olacak.”

Bunlar virüs tehdidiyle, aşıdaki kafa karışıklığının birey, toplum-ülke sağlığı boyutu ve hayati önemde ama bunun bir de hem ekonomik hem dünya gerçeği açısından vicdani boyutu da var. Şöyle, herkes biliyor ki tüm dünya ülkeleri bu aşıları tedarik konusunda birbiriyle yarışta, hatta ABD başta olmak üzere zengin ve güçlü ülkelere dönük bu aşıları daha baştan kapattıklarına ilişkin eleştiriler, tepkiler var. Dahası, evet, belli başlı ülkelerde ve bizde tam gaz aşılama faaliyetleri sürüyor ama dünya üzerinde daha bu aşılarla hiç tanışmamış birçok ülke, milyarlarca insan var. Yani dememiz o ki aşıdan kaçan, korkan, hatta randevu aldığı halde gelmeyenler sadece ülkedeki bir başka vatandaşın hakkını gasp etmek ve parayı sokağa atmakla kalmıyor, dünya genelinde aşı beklentisindeki insanlara da ayıp ediyorlar. Yazık, insaf...

Yazının devamı...

FETÖ’cüler birbirine düştü

12 Nisan 2021

Fetullahçı Terör Örgütü’yle yapılan mücadelede ankesörlü telefon soruşturması ve FETÖMETRE uygulamasıyla özellikle TSK’da başarılı sonuçlar alındı, binlerce kripto FETÖ’cü deşifre edildi. Aynı durum adliye ve mülki amirler, Emniyet teşkilatı için de geçerli. FETÖ davalarında da ağırlaştırılmış müebbet ya da müebbet kararları peş peşe geliyor. Yani yargı süreci de tam gaz işliyor. Bu arada etkin pişmanlıktan faydalanarak itirafçı olanların verdiği bilgiler doğrultusunda yapılan operasyonlarla da bu halkalara her gün yenileri ekleniyor. Dahası bu gelişmeler nedeniyle FETÖ içinde bölünen ve güç savaşına giren gruplar da birbirini ele vermeye başladılar. Son dönemlerde Türkiye’de polise gelen yurtdışı kaynaklı ihbarlardan bazılarının, örgüt içinden yapıldığı değerlendiriliyor. Üstelik FETÖ’nün bunu aynı zamanda örgüt içi baskı, tehdit yöntemi olarak kullandığına dönük bilgiler de var. Hem örgütün mal ve finans kaynaklarını ele geçirme hem de kendileri hakkında bilgi sahibi olanları sindirme, susturma açısından. Dolayısıyla hala tehdit olan ama artık birbirlerinin gölgesinden de korkar hale gelen bir örgüt söz konusu. Özellikle de yurt dışına kaçanların ellerindeki bilgiler belgeler dikkate alındığında. Nasılını geçmişte kritik görevlerde bulunan eski istihbaratçı Metin Ersöz anlatıyor:

“Benim bildiğim istihbarattan 200 kişi atıldı. Bunlar 2007-2008’den sonra teşkilata alınıp 2016’dan sonra da atılanlar.7-8 yıl teşkilatta çalışmış adama teşkilatın prensiplerini, çalışma metotlarını öğretiyorsunuz, ondan sonra şu anki süreç yaşanıyor. O bilgi birikiminden muhakkak ki istifade ediyorlardır şu anda. Yani bizim kendi yetiştirdiğimiz personel şu an Türkiye’ye karşı bir faaliyet yürütüyor. İki tane düşman vardır biri onurlu düşman, onu bilirsiniz karşınızdadır. Bir de onursuz düşman vardır, sizin can verdiğiniz emek, ekmek verdiğiniz insanlardır. Bunlar onursuz, alçak düşmanlardır. Ama onları da somutlaştırıp tespit etmek tabi ki devletin görevi. Bu da uzmanlık isteyen bir iş çok hassas davranmak lazım...”

Ellerinde epey bilgi vardır anlamında mı?

“Tabii özellikle dışarı kaçanlarda. Bunlar arasında bize en büyük zarar verecekler kim. Birincisi istihbarat servisinden kaçanlar, ikincisi ordudan kaçanlar, üçüncüsü devletin çeşitli kademelerinde görevli olup da kaçanlar. Bir de ekonomik varlıklarının bir kısmını alan ama bir kısmını da bırakarak kaçanlar var. Bu ilk üçünün servetleri elinde ama dördüncü gruba girenlerin elinde değil. Onlar ne yaptılar şirketlerini veya paralarını güvenilir kişilere devrettiler. Şimdi de bunları geri alma derdindeler. Dolayısıyla ilk üç gruptakiler ellerindeki bilgilerle birlikte Türkiye’ye yönelik bir psikolojik faaliyet yürütüyor hem kendi taraftarlarına moral verme hem de ellerindeki bilgileri de bazı ülkelerin istihbarat servislerine pazarlama adına. Türkiye’ye karşı faaliyetlerde FETÖ’nün Suudi Arabistan, BAE veya Mısır servisleriyle birlikte çalıştıklarını da biliyoruz. Dolayısıyla Suudi Arabistan ve BAE’nin Türkiye’ye yönelik psikolojik operasyonlarda FETÖ’cülerin ellerindeki bilgileri kullanma ve iş birliği ihtimalleri yüksek.”

FETÖ’cülerin bu bilgileri kaybettikleri mal varlıklarını tekrar ele geçirme ve kopmaya çalışanları sindirme amacıyla da kullandıklarını belirten Ersöz, devam ediyor:

“Bunların elinde bir kere kendi cemaatleri açısından Türkiye’deki sempatizan alt yapısının listesi vardır. O sempatizan listesinde kendi kullanabilecekleri ve başta ekonomik mal varlıklarını devrettikleri kişilere karşı operasyon geliştirebilirler. Yani Türkiye’de kimin ne olduğunu, şu an o kişilerin güçlerinin durumunu, ekonomik siyasi bağlantılarını bilip onları kullanmak isteyeceklerdir. Eğer o şahsın direnmesi veya devlet güçleriyle ilişkiye girmesi halinde de de sen FETÖ’cüydün diye ihbar etme baskısı kurabilirler, kuruyorlar da...Yani Türkiye’de FETÖ’cüler tarafından FETÖ’cü diye suçlanan eski cemaat mensupları var.”

FETÖ sindirme, tehdit operasyonları yapıyor yani?

“FETÖ’nün Türkiye’ye yönelik ekonomik sindirme operasyonları diyebiliriz. Sempatizanlarını bu dönemde kazanamayacaklarını bilirler belki şudur en azından kaybetmemek adına, bu dönemde geçecek, sabredin, AKP iktidarı gitsin bak ne olacak, ABD’de Biden’i de zaten destekledik, Demokratlarla birlikteyiz, sabredin görürsünüz şeklinde propaganda yapıyorlardır. Ama asıl yaptıkları kaçırdıkları ekonomik varlıkları korumak ve onları tekrar sahiplenebilmek. Yani sakladıkları veya mutemetlerine verdikleri ekonomik varlıklara hâkim olma yönünde faaliyetleri var. Aslında bunlar insanların şirketlerine daha önce çökmüşler bir şekilde adamı korkutarak, otelini binasını ele geçirmişler ondan sonra olay patlayınca da bunu güvendikleri üçüncü kişilere devrederek kaçmışlar. Şimdi alabilmek için de mücadele ediyorlar...”

Yazının devamı...

Bu tatbikat değil çok uluslu provokasyon

10 Nisan 2021

Ukrayna’yı kullanarak Karadeniz’i ateşleyen ABD, bir yandan da Yunanistan’ı gazlayarak Doğu Akdeniz ve Ege’deki gerilimi körüklemeye devam ediyor. Bu gazın etkisiyle hepten küstahlaşan Yunanistan da kışkırtıcı siyasi manevralar ve tatbikatlarla tam anlamıyla sahte kabadayı havasında. Çünkü son dönemde dur durak vermeden tatbikat adı altında yaptığı faaliyetlerin tamamı doğrudan provokasyon ve akıllarınca Türkiye’ye gözdağı amaçlı. 12 Nisan’da yapacağını duyurduğu “INIOCHOS 21” de öyle. Evet, medyaya yansıyan hem ABD hem Yunanistan kaynaklı haberlere bakıldığında, “INIOCHOS 21” Yunan Hava Kuvvetleri liderliğinde ABD, Kanada, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail, Slovenya, İspanya ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin katılımıyla yapılacak çok uluslu bir tatbikat gibi görünüyor. Açıklandığı üzere amacı da  “savaşa hazır olma, savaşma kabiliyetini artırma ve aynı zamanda çok uluslu, müşterek kuvvet ortamında karmaşık hava operasyonları yürütmeyi planlama fırsatı sunma” ama yine tam yersen durumu söz konusu. Hele de tatbikata katılanların ABD bağımlılığı ve de Yunanistan’ın yanında saf tutan Türkiye karşıtı ülkeler olduğu dikkate alındığında. Yani “INIOCHOS 21” tatbikattan ziyade, çok uluslu bir oyun görüntüsü veriyor. Dolayısıyla, bunu daha net görmek, anlamak içinde öncelikle bu tatbikatın ne anlama geldiğini irdelemekte yarar var. Washington eski Deniz Ataşesi ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“Bu, Yunanistan’a ait Taktik Hava Komutanlığı’nın FIR hattını kapsayan, özellikle Ege harekât alanında yapılan Yunanistan Hava Kuvvetleri’nin içindeki birkaç komutanlıktan birinin sorumluluk alanını kapsayan bölgesel bir tatbikat. Dolayısıyla, tamamını bile kapsamıyor. Aslında bunun uluslararası olması, başka ülkenin katılması zaten mantıksız. Ama bunu 2015’ten beri davet şeklinde yapıyorlar. Ancak davet bu kadar karmakarışık olmaz. O nedenle, bunun ne kapsamı uluslararası bir tatbikata uygun ne alanı uygun ne de bununla ilgili dokümanlar olsun, haberleşme sistemleri olsun, cihazlar olsun, silahlar olsun hiçbiri uluslararası bir tatbikata uygun değil.”

Hangi anlamda?

“Tatbikatlar bir nevi ön hazırlığın sonunda ve müşterek çalışmayla yapılır. Bunun için önce birliklerin ve uçakların ya da gemilerin tek tek belli eğitimler üzerinde çalışmaları, sonra tip halinde bu eğitimleri tekrarlamalar, daha sonra bir araya gelerek hava, deniz kara yapmaları, hele hele bu tatbikat uluslararası olursa bunun uluslararası ortak bir lisanla, uluslararası ortak muhabere kodlarıyla, uluslararası ortak eğitim cetvelleri ve tablolarıyla yapılması gerekir ki bu ülkelerin böyle bir şeye sahip olmaları mümkün değildir. Burada olsa olsa NATO’nun kendi kılavuzları vardır. Eğer onu kullanacaklarsa aslında NATO uygulamalarını ve eğitimlerini deşifre etmiş oluyorlar. Bir de işin o boyutu var yani. Tabii bilmiyoruz yapıp yapmadıklarını ama eğer bir şey yapacaklarsa büyük ihtimalle NATO’nun kılavuzunu tercüme edecekler, onları kullandırtacaklar diğer ülkelere ya da kullandırtıyorlar. Yani aslında bir yerde diğer NATO üyelerinin onayını almadan da NATO dokümanlarını ve eğitim sistemlerini deşifre ediyorlar. Hele hele muhabere sistemini kullanıyorlarsa kodlarını falan iyice deşifre etmiş oluyorlar.”  

Katılan ülkelere ve olayın çapına baktığın zaman bunun tamamen düzmece, kurgu bir harekât olduğuna dikkat çeken Asal devam ediyor:

“Böyle orta ölçekli bir tatbikatta normalde ABD’nin ne işi var? Bu tatbikatın yapıldığı harekât üssü bütün Ege’deki FIR hattını kontrol eden Yunanistan’ın hava kontrol merkezi. Dolayısıyla, Ege üzerinde icra edilecek her uçuşta bunlar hava sahasını 10 mil kabul edip de kara sularına girip çıktıkları için, yani bunu da kullanarak Türkiye’yi provoke edeceklerdir.”

Çok uluslu bir provokasyon yani?

“Bu kadar çeşitli, ortak lisanı, geçmişi olmayan ülkelerin bir araya gelip bir şey yapıyor olması tamamen gösteri, provokasyon. Tatbikatı yapmak için iki üç sene öncesinden oturup, ciddi ciddi hazırlıklar yapman lazım. Plan subayları oturup, planlayacaklar. Ben yaptım oldu olur mu? Şimdi BAE’den kim gitti de Yunanistan, ABD ya da Kanada subaylarıyla oturdu, konuştu? Ortak bir lisanları, geçmişleri yok, tamamen göstermelik. Kanada ile BAE ortak tatbikat niye yapar? Belli ki başka ülkenin gazına gelip mesaj veriyorlar. Tatbikatta bir senaryo, ortak çıkar olur. Bunların tek ortak çıkarları ABD’ye yaranmak, Türkiye’ye ve Rusya’ya gözdağı vermek.”

Yazının devamı...

Rusya-Ukrayna gerilimi ve Montrö hesapları

8 Nisan 2021

Ukrayna’nın ABD-Rusya geriliminde yeni oyun alanı olduğu herkesçe malum. Çünkü dağılan Varşova Paktı’ndaki eski yoldaşları artık NATO üyesi olan ve batıdan kuşatılan Rusya, NATO’ya üyelik sürecindeki Ukrayna’ya gözdağı veriyor. ABD ise kuşatma zincirini tamamlamak ve Karadeniz’de askeri varlığını hissettirmek için her yolu deniyor. Dolayısıyla, Donbas’taki krizle bağlantılı olarak iki küresel güç arasında karşılıklı tehditler havada uçuşuyor. Tabii Ukrayna-Rusya arasında bir savaş durumuna yönelik farklı sorular da. Örneğin, Rusya Ukrayna’ya direkt müdahale ederse ne olur? Ukrayna’ya destek veren ABD ve NATO müdahil olur mu? Ya da Rusya’nın NATO’ya dönük “Bizi ekstra tedbir almaya zorlarsınız” şeklindeki uyarısı ne anlama geliyor gibi... Ancak bir de sütre gerisinde kalan daha başka kritik sorular da var. Özellikle de ABD’nin kafasındaki planlar ve bunları uygulama noktasında neler yapabileceği dikkate alındığında. Hele de ABD’nin Karadeniz’e çıkma ve 2008’deki Gürcistan-Rusya krizinde, Boğazları kullanma denemesi bilinirken. Yani bakıldığında, sanki ABD-NATO ve Rusya arasında Ukrayna odaklı görünen ama aslında ABD’nin her zamanki gibi bir taşla çok sayıda kuş vurma hesaplarını içeren derin bir durum söz konusu. İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“ABD, Ukrayna’da gerginliği tırmandırarak, kışkırtarak başta Rusya ile ticari bağlantıları olan Almanya olmak üzere AB ülkelerini kendi yanında konumlandırmak istiyor.

ABD, Türkiye’yi de Rusya’dan uzaklaştırma hedefinde. Nasıl? Türkiye’nin Ukrayna yönetimiyle arası zaten iyi, bazı ekonomik anlaşmaları da var. 10 Nisan’da da Ukrayna Devlet Başkanı Türkiye’yi ziyaret edecek. Kırım’ın ilhakını Türkiye hiçbir zaman tanımadı ve Ukrayna’nın NATO üyeliğini destekliyor. Şimdi ABD gerginliği tırmandırınca Türkiye ile Rusya arasındaki uçurum da açılacak.

ABD’nin bir başka amacı da Ukrayna krizini bahane ederek Karadeniz’de donanma gücünü, askeri varlığını artırarak hem Rusya’nın burada gücünü sınırlandırmak hem de Karadeniz’i bir çatışma alanına dönüştürmek. Böylece de Rusya’yı orada sürekli krizlerle uğraşan bir ülke durumuna getirmek. Ama ABD’nin bunu yapabilmesi için Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’nı kullanması lazım.”

Yani?

“Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni delmesi gerekiyor. Çünkü 2008’de Gürcistan krizinde ABD Karadeniz’e müdahil olmak istediğinde Türkiye savaş gemilerinin boğazdan geçmesine izin vermedi. Dolayısıyla, ABD şimdi Ukrayna üzerinden Türkiye ile Rusya arasındaki gerginlik tırmanınca Türkiye Montrö’yü yumuşatır, bana Karadeniz’e çıkma izni verir düşüncesinde. Yani Türkiye’nin izniyle Rusya’ya karşı güç mücadelesinde üstünlük sağlarım, kıyıdaş ülkeler Romanya, Bulgaristan, Gürcistan’ı da yanıma alırım ve bir cephe oluştururum hesabı yapıyor. Bu nedenle de Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni lehine çevirmek istiyor. Bu da Türkiye’ye kurulan bir tuzak, Montrö için de bir tuzak. Dolayısıyla, Türkiye ABD’nin bu tuzağını görmeli ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin anahtarını hiçbir ülkeyle paylaşmamalıdır.”

Peki ya NATO’nun müdahale olasılığı, böyle bir gelişme söz konusu olabilir mi?

“NATO’nun 5. maddesi der ki bir ülkeye yapılan saldırı tüm ülkelere karşı yapılmış sayılır. Tabii bunlar NATO üyesi olanlar için geçerli. Şimdi Ukrayna NATO üyesi mi? Hayır. Şu anda NATO ortağı, barış için ortaklık statüsünde, yani NATO müttefiki ya da üyesi değil. Hazırlık aşamasında, sürecinde. Dolayısıyla, 2014’te Rusya Kırım’ı ilhak ettiğinde NATO nasıl müdahale edemediyse, şimdi de edemez. Sadece diplomatik, siyasi bazı mekanizmalar kullanır. Ama isterse ABD müdahale edebilir, yanına birkaç tane ülkeyi, mesela İngiltere’yi alarak elbette ki müdahale edebilir, Ukrayna’ya yardımcı olabilir. Ama NATO şemsiyesi altında yapamaz.”

Yazının devamı...

SİHA’lardan pilotsuz savaş uçaklarına

5 Nisan 2021

Türk savunma sanayinin geldiği nokta nedeniyle dünyanın gözü Türkiye’de... Özellikle de İHA-SİHA’lar ile muharip araç gereçler, silahlar ve mühimmatların sahada gösterdiği üstün başarı, performans uluslararası güçlerin dikkatini çekmiş durumda. Bu bağlamda da sadece övgüler değil, gelişmiş ülkelerin artık işlevsiz kalan savaş stratejilerini yeniden düzenlemeleri gibi bir arayış da söz konusu. Hele de Dağlık Karabağ’da Türk yapımı SİHA’ların Ermenistan’ın hava savunma sistemlerini ve ağır zırhlı kuvvetlerini nasıl etkisiz hale getirdiği gerçeği ortadayken. Yani yakın bir geçmişe kadar kendi sınırları içindeki terör unsurlarını dahi başka ülkelerin sağladığı görüntülerle takip etmek zorunda kalan Türkiye, kısa sürede kat ettiği mesafeyle bugün sadece istihbarat amaçlı insansız hava araçlarında değil, bunların silahlı versiyonlarında da en iyiler arasında yerini aldı ve dünyayı yönetmek isteyen egemen güçlerin taktiklerini, hesaplarını bozdu, bozuyor. Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, anlatıyor:

“Türkiye ciddi bir güç kazandı ama şu andaki durumuyla bütün dünya İHA’ları daha farklı nasıl kullanabiliriz diye inceliyor. Kamikaze İHA’ların üretim merkezi İsrail. Türkiye’nin konsepti topluca yani yoğun İHA kullanmak. Mesela bu İHA’lar kısa menzilli füzelerden çok daha etkili iş gördü. Bunlar topçuya olan ihtiyacı da azaltmış olabilir. Ama yine de topun havanın yerine geçmesi mümkün değil şu aşamada. Dağlık Karabağ’da yukarıdan özellikle zırhlı birliklere karşı kullanıldılar. ABD ve diğer ülkeler de bu savaşta edinilen tecrübelerden faydalanıp İHA’ların kullanılmasıyla ilgili yeni bir strateji hazırlıyorlar. Mesela ABD’lilerin zaten var olan 2030’a kadar savaş uçaklarının yarısından fazlasının insansız, pilotsuz olacağı şeklinde bir çalışması devam ediyor. Yani İHA’lardan pilotsuz, insansız muharebe uçaklarına doğru bir eğilim olabilir. o ara dönemi yaşıyoruz şu anda İHA’larla ilgili. Yine İHA’ların verdiği ilhamla karada da mürettebatsız tank ve birtakım araçların kullanılması söz konusu.”

Türk SİHA’larını farklı kılan nedir?

“İHA’ları Türkiye gözetleme amacıyla da kullandı ama silahlı olarak tek tek de çok fazla kullandı. Mesela yerden ateş edeceği hedefleri İHA’larla halletti. Bu konuda da hem çok iyi İHA pilotu yetişti hem de çok sayıda İHA sistemi kuruldu. Dolayısıyla çok sayıda İHA olduğu ve bunları topluca kullandığınız zaman yerdeki sistemleri hava savunma sistemlerini topları, havanları, tankları çok rahatlıkla ateş altına alabilmek mümkün. Çünkü sonuçta onlar sizin bir veya iki İHA’nıza angaje olurken sizin diğer İHA’larınız onlara zarar veriyor. Türkiye bunları topluca kullandı, çok da etkili oldu. Dikkat ederseniz Dağlık Karabağ’da bazı Ermeni birlikleri tanklarını bırakıp kaçtılar. Yani Rusların da Ermenistan’a verdiği hava savunma sistemleri ve İHA’lar, füzeler var ama baktığımızda Türkiye’nin silah sistemleri teknolojisinin çok daha üstün olduğunu ortaya çıkardı.”

SİHA’ların dışında savunma sanayindeki diğer gelişmelere de değinen Pekin, devam ediyor:

“Zaten bu CAATSA yaptırımlarının ana nedenlerinden birisi de o biliyorsunuz. Yani Türkiye’nin savunma sanayinde önünü kesmek. Mesela uzun menzilli balistik füze yapacağız. Alçak irtifa Hisar dediğimiz hava savunma sistemi dağıtılıyor şu anda. Bunların orta irtifası var o da denendi. Daha sonra yüksek irtifası yapılacak. Bu konuda çalışmalar devam ediyor. Havadan havaya ve havadan yere atılan uçakların kullandığı füzeler var. Yeni radar sistemleri yapılıyor. MİLGEM’i saymıyorum. Hürkuş, ondan sonra üzerinde çalışılmaya başlanan Milli Muharip Uçak projesi bunlar da devam ediyor. Helikopter, tank projesi zaten vardı. Piyade tüfeği, makineli tüfek yaptılar. Yani dışarıdan aldıklarımıza ihtiyaç duymadan Türkiye’nin kendi ürettiği silahlarla muharebe edecek duruma gelmesi için çalışmalar devam ediyor. Birçok yerde yüzde 70-75 oranında yerli ve milli silahlarımız var. Yine mesela Türkiye’nin ilk milli uydusu yapılıyor şu anda. Önümüzdeki dönemde atılacak uydular yerdeki 5-6 santim büyüklüğündeki cisimleri tespit edecek durumda olacaklar. Şu anda bir metreyi falan görebiliyoruz uydudan. Bir metre olduğu zaman insanları, her şeyi göremezsiniz. Onun için daha spesifik görüntüler verecek uydular atılacak. O zaman yerdeki serçeyi bile göreceksiniz. Tabii bu konularda çalışırken casusluk faaliyetleri de artmaya başladı.”

Casusluk artıyor derken?

“Şöyle artıyor casusluk. Siz ilerledikçe sizin yapmış olduğunuz sistemlerin, silahların etkisi muharebe sahasında görüldükçe ister istemez onlara talep de artıyor. Bir de sizin teknolojinizi çalmaya çalışanlar var, onlar da artıyor. Bundan sonra artacak da. Çünkü Türkiye şu anda bazı silahlarda çok önemli bir yerde. Satışta da önemli bir yerde...”

Yazının devamı...

İnce: Siyasette 24 saat çok uzun zaman

3 Nisan 2021

Siyasette erken seçim tartışması gündemden düşmüyor. Muhalefet partileri ısrarla var iddiasında, AKP ve MHP ise seçimler zamanında diyor. Hem de sertleşen bir üslupla. Dolayısıyla, bu konu artık tartışmadan öte, tam anlamıyla siyasi atışmaya dönüşmüş durumda. Bu arada da, muhalefet cenahındaki olası adaylara dönük kamuoyu araştırmaları ve özellikle çatı adaylığında öne çıkan isimler bağlamında hangisi daha avantajlı gibisinden ekran polemikleri yaşanıyor. Hatta bazı isimler üzerine sanki adaymış gibi yapılan kamuoyu yoklamaları dahi söz konusu. Yani değişmezse, seçimlere daha iki yıl var ama muhalefet cenahında adaylık kavgası pik yapmış durumda. En ilginci de son seçimde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı yarışan Muharrem İnce’nin adının ne kamuoyu araştırmaları sıralamasında ne de ekran tartışmalarında pek zikredilmemesi. Evet, İnce şu sıralar başlattığı Memleket Hareketi’nin partileşme çalışmalarına odaklanmış durumda ama hâlâ 50 artı bir iddiasında olduğu da malum. O nedenle de İnce’yi aradım ve hem özellikle Ekrem İmamoğlu ile Mansur Yavaş isimlerine odaklanan çatı adaylığı tartışmalarını hem de bu ay içinde başvurusunu yapıp tabelasını asacağı partisiyle ilgili çalışmaları sordum. Söze “Demirel siyasette 24 saat çok uzun zaman derdi” diye başlayan İnce’nin adaylık tartışmaları bağlamında söyledikleri şunlardı: 

“Daha köprülerin altından çok sular akar. Ben böyle bir tartışmanın içine girmek istemem açıkçası. Ama şöyle söyleyeyim: 2018, 24 Haziran’da seçim oldu değil mi? Peki, ondan altı ay öncesinde adaylar belli miydi? Pek çok insanın ismi geçiyordu hiçbirisi tutmadı, öyle değil mi? Yani 24 Haziran’dan altı ay önce Muharrem İnce’nin adı var mıydı? Yoktu. Onun için seçime daha çok var, adayların tartışılmasında hiçbir sakınca yoktur. Ancak bugünden aday belirleme, belirlenen kişiyi de yıpratır zaten. Ben aslında muhalefetin erken seçim ısrarını da anlayabilmiş değilim. Yani sanki Erdoğan’ın yeniden aday olmasını istiyor gibiler. Bakın, Meclis Türkiye’yi seçime götürmezse, seçim zamanında yapılırsa, Erdoğan aday olamaz. Ancak TBMM erkene alırsa aday olabilir. Yani 18 sene sabrettik, iki sene daha sabredin, zamanında olsun da aday olamasın o zaman. Bu açıdan da bakmak lazım.”

Farkında mı değiller?

“Farkındalar ama anlayabilmiş değilim. Ben kasımda falan seçim öngörmüyorum. Onun için şimdiden aday tartışmalarını da doğru bulmuyorum ama herkesin aday olma hakkı vardır. Bunlar gayet normaldir. Kim istemez Cumhurbaşkanlığını?”

Şimdilerde adaylar arasında adınızın zikredilmemesi pek önemli değil yani?

“Adımın fazla konuşulmaması normaldir. Şu anda bir aktif görevim yok, medyadan biraz uzak duruyorum. Meydanlardan uzak duruyorum çünkü parti çalışmalarıyla meşgulüm. Adımın az anılması gayet normaldir. Bu beni kızdırmaz açıkçası, gücendirmez de ama partiyi kurduktan sonra meydana çıktığımızda şöyle hatırlatayım size: 4 Mayıs 2018’de Cumhurbaşkanı adayı oldum ben. O tarihteki rüzgârla 23 Haziran 2018’deki rüzgâr aynı mıydı? Değildi, 50 günde bambaşka bir yere geldik. Ben diyorum sonbaharda görürüz, sonbaharda. Bu sonbaharı bekleyelim.”

Yine farklı rüzgârlar esecek anlamında mı?

“Hele bir kongrelerimizi yapalım, meydanlara çıkalım, yani görünür olalım. Şu anda mutfak çalışması yapıyoruz, meydanlara çıkalım, görünür olalım, o zaman bir daha konuşuruz. Bugün için adımızdan az söz edilmesi gayet normaldir yani. Adayların olması da iyidir, bunlar gayet normaldir. Ama siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır. Sonbaharı bekleyin.”

Yazının devamı...

DSÖ’ye göre Türkiye’nin Kovid karnesi

1 Nisan 2021

Sürekli değişken formuyla bin bir suratlı virüs diye adlandırılan Kovid-19’un bulaş hızı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok yükseldi. Ülkenin tamamında vaka sayısında patlama yaşanıyor. Ama bir yandan da yoğun bir aşılama faaliyeti söz konusu. Evet, aşı temininde sıkıntı ya da gecikme olduğuna dönük iddialar, tartışmalar da var ama Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine bakıldığında, dünya genelinde Türkiye açısından durum hiç kötü değil, hatta iyi de... Örneğin aşı üreticilerinden Almanya bile aşılama konusunda Türkiye’nin gerisinde. Dolayısıyla, iki haftada neredeyse tamamı kırmızıya dönüşen ülkede tam anlamıyla endişe ve umut ikilemi yaşanıyor. Aynı durum dünya için de geçerli. Hem de aşı tedariki konusunda en önde olan zengin ya da güçlü ülkeler açısından dahi. Çünkü bu da bencillik boyutuna ulaşmış durumda. Özellikle de dünya üzerinde daha hiç aşıyla tanışmamış yoksul ülkelerin varlığı dikkate alındığında. Ki bu nedenle de DSÖ’den virüsle doğru ve kalıcı mücadele bağlamında adil aşı paylaşımına dönük ısrarlı çağrılar geliyor. Yani, virüs sürekli mutasyona uğruyor ama insanların çıkar odaklı kafaları asla değişmiyor. Dün bu durumu Dünya Sağlık Örgütü’nde uzun yıllar salgın hastalıklar ve virüslerle ilgili Tanı, Sınıflandırma ve Değerlendirme Bölüm Başkanlığı (virüsleri isimlendiriyor, tanı kriterlerini belirliyor) görevini yürüten Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedirhan Üstün ile konuştum. Öncelikle de bir ara düşer gibi olan virüsün tekrar ivme kazanan bulaş hızını ve aşılama konusunda ülkelerin durumunu sordum. DSÖ’nün son verilerine dayanarak anlattıkları mücadelenin sanki ilk dönem karnesi gibiydi:

“Türkiye şu anda hastalık hızı sıralamasında 9. sırada yani en hızlı yayılan ülkelerden biriyiz. Bizim önümüzdeki en hızlı 8 ülke sıralaması ABD, Brezilya, Hindistan, Rusya, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya şeklinde. Yani biz bunlardan sonrayız ancak şöyle başka farklı detaylar da var: Mesela İtalya bizim önümüzde ama bizden daha iyi çünkü artık onlar öbeklemişler, yani İtalya’nın bir bölgesinde gibi. Rusya’da, Hindistan’da da öyle. Türkiye’ye baktığımızda ise ülke sathına yayılmış durumda. Yine bulaş hızında İngiltere dünya sıralamasında bizden daha önde 6. sırada ama ölüm oranları kıyaslaması dikkate alındığında rakamlar örneğin 28 Mart itibarıyla son 24 saatte bizde 153 kişi ölmüş, İngiltere’de ise 19 kişi ölmüş. Yani bizde 8 kat daha fazla ölüm var.

DSÖ’ye göre, şu anda dünyada aşılamayı en iyi yapan ülke İsrail. Türkiye dünya ortalamasının üzerinde. Yani iyi ama çok daha iyi olabilir. Şu anda BAE, Şili, İngiltere, ABD bizden önde. Biz de Brezilya’dan, Almanya’dan Rusya’dan Endonezya, Meksika’dan daha iyiyiz. Dünyada 31 Ocak ile 28 Mart arasında aşılamada en büyük gelişmeyi gösteren ülkeler sıralamasında en büyük artışı Uruguay yapmış, Şili de öyle. Türkiye’nin aşılamadaki hızı ise yüzde 636, yani bayağı yüksek bir rakam. Mesela Rusya’nın aşılamadaki artış hızı, kendi aşıları var Sputnik diye biliyorsunuz, yüzde 172. Dolayısıyla, Türkiye’deki artış çok yüksek. Bu anlamda Fransa’dan da, Hollanda’dan da iyiyiz. Buradan ne çıkar? İyi iş yapmışız, bu aşılama programı iyi çalışıyor demek. Ancak hâlâ yapacağımız bir sürü şey var. Şu anda bizde yüzde 18’deyiz.”

Kitlesel bağışıklık anlamında mı?

“Evet, kitle bağışıklığı düzeyinde daha yüzde 20’lerdeyiz aşıda. Dünyada kitle bağışıklığı düzeyine çıkan iki ülke var; o da İsrail ile BAE. Ona yaklaşanlar da Şili, ABD, İngiltere. Kitle bağışıklığı sıralamasında bunların arkasından da Türkiye, Almanya, Brezilya Çin, Rusya geliyor. Ama Türkiye’nin kitlesel bağışıklığa tam ulaşabilmesi, yani tehlike geçti demesi için mevcut rakamın dört katı daha kişiye aşı yapması lazım.”

Birde hastalanıp doğal bağışıklık kazananlar var?

“Toplam vaka sayısı 3 milyon 200 binlerde. Bu da toplam nüfusun yüzde 5’ine yakın. Yani aşılananlarla birlikte yüzde 23’lerde, hadi 25 diyelim. Aşılanmayı hızlandırmak diğer tarafı da yavaşlatmak anlamına gelecek. Evet, şu anda artış hızı çok yüksek ve hastanelerde yığılma, sıkışma falan söz konusu değil. Çünkü yaşlı nüfus koruma altına alındı, daha genç nüfusa bulaşıyor. Ayrıca, bu yeni mutant virüs çocuklara da geçiyor. Çocuklara geçtiği için toplum da kendi kendine aşılama yapmış gibi oluyor. Yani enfeksiyon olup atlatmak aşılama gibi oluyor.”

Kontrollü hızlı bulaşma iyi denilebilir mi?

Yazının devamı...
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
nevşehir escort
kayseri escort
sakarya avukat
webmaster forum
buca escort bayan