Açılma manzaraları!

4 Mayıs 2021

Türkiye’de kapanma, İngiltere’de açılma var. Üç aylık kapanmanın ardından nisan başında alışveriş merkezleri, mağazalar, spor salonları berberler ve temel ihtiyaç sınıfına girmeyen daha bir sürü dükkân, iş yeri açıldı. Restoranlar, kafeler dışarıya masa atıp servis yapmaya başladı. 17 Mayıs itibarıyla iç mekânlar da artık serbest olacak. Ülkede durum eskiye dönecek. Deniyor.

Şu ara her yerde “dışarıya masa atma” furyası var. Kaldırımlar bazen yeterli olmuyor, talebi karşılamak için sokaklarda normalde araç parkına ayırılan bölümler belediyeden kiralanıyor ve buralara da masa atılıyor. Bu haliyle şehirde ortam eski Asmalımescit, eski İstanbul gibi. Hani sokakta yürünemiyor diye masalar kaldırılmıştı ya. İşte o uygulamadan önceki neşeli, hareketli cıvıl cıvıl, hayat dolu şehri hatırlatan bir ortam var her yerde. 

Ancak elbette İngilizler dışarı hizmet verme konusunda henüz acemiler. Biz Türkler kadar tecrübe kazanmaları için birkaç sene sınanmaları lazım. Biz sigara yasağıyla bu işi öğrendik. Dışarı masa atmanın, iç mekânları dışarısı, dış mekânları içerisi gibi yapmanın yollarını, inceliklerini bulduk. Onlar daha emekleme aşamasında. 

Geçenlerde aylardır evde oturmanın ardından heves edip restorana gittik. 9 derecede dışarıda ısıtmasız oturmak için yalvar yakar yer ayırtmak lazım. Bazı restoranlar ağustosa gün veriyor. Ağustos. Yumurta, sosis kahve veren en sıradan kahvaltıcılarda hafta sonu eylüle kadar yer yok. Londra’da açılmayla birlikte evde oturmaktan cinnet geçiren halk önüne gelen her yere rezervasyon yaptırmış, adeta mekânlara hücum etmiş. Bu rezervasyonculuğun en sıkıcı yani hayattan sürpriz faktörünü, doğaçlamayı kaldırıp yok etmesi. Şu anda yolda yürürken “Hadi canım çekti, şuraya oturup bir şey içelim” denemiyor. Çünkü rezervasyonunuz olmadan sandviç bile vermiyorlar. Aşırı can sıkıcı bir durum. Sosyal hayat geri geliyor hesapta ama bu sosyal hayat değil, askerlik gibi bir şey. Bu kadar plan program sosyalleşmenin fıtratında yok.

Restoranda buz gibi havada hasta olmanın kıyısından döndük. Isıtıcı siparişi verilmiş ama teslimat henüz yapılmamış. “Bugün gelecekti, elimizde yok dediler” diye anlattı restoranın sahibi. Karaborsadaymış ısıtıcılar. 

Şu ara ısıtıcı içinde olanlar için büyük fırsatlar var, benden söylemesi. Getir’in pandemi döneminde eve siparişin ne kadar önemli olduğunu fark edip Londra’ya yatırım yapması gibi ısıtıcı işinde olanlar da bu alanı görsünler.

Başka bir restoranda ısıtıcıları gayet sakil uzatma kablolarıyla dışarı koymuşlardı, beş masaya bir tane düşüyordu. Bir diğerinde şu kulemsi piramit gibi olan, içinde alev yananlardan gördüm. Nostalji oldum. Aynı Türkiye diye. Başka bir yerde şemsiye gibi olanlardan vardı. İnsan şemsiye ya da piramit şeklindeki ısıtıcıya bakıp memleketini hatırlar mı? Bu nasıl sığ bir memleket hasreti objesidir? Böyle yüzeysel nostalji mi olur?

Londra’da AVM’lerde büyük şenlik var. Oxford Street tam eski haline dönmüş diyemem çünkü turist yok. Ama yerli halk mağazalara hücum etmiş. Selfridges’a girdim, yürüyen merdivenin yanında cool bir ablamız eskisi gibi pikabını kurmuş, DJ yapmakta. Rap’çilerimiz Gucci’leri, Louis Vuitton’ları kapmakta. Ayakkabı reyonunda, parfümde kuyruklar döne döne uzamakta. Aşırı çirkin, dayanılmaz renklere sahip, şekli için değil sırf zengin göstersin diye alınan marka sneaker’lar reyonunda her şey kapış kapış. Evet, Londra’da açılma tam gaz devam ediyor.

Yazının devamı...

Çok cheugy’sin!

2 Mayıs 2021

Z kuşağı + Tik Tok = yeni gençlik terminolojisi. “Cheugy” diye bir kavram varmış. Bir anda her yerde aynı anda bununla ilgili haberler çıkmaya başladı. Rolling Stone, New York Times ve daha birçok büyük basın cheugy nedir ne demektir bundan bahseden makaleleri paylaştı. Yani tamam da neden bir anda, nedir bu hararet?

Genellikle bir şey basında “yeni” diye çıkıyorsa o artık çoktan eskimiştir. Bunu basında çalışan ve “yeni nesil şey” haberi yapılan ortamlarda çokça bulunmuş biri olarak söylüyorum. Bu tip şeyler en son gazetede yazar. O yüzden sanırım geç kalmış olmanın da etkisiyle daha fazla bağırma ihtiyacı duyulur.

2000’lerin başında “clubber” haberleri çok gözdeydi. Clubber’lar ne yer, ne giyer... Çok komikti. Clubber’ların sevdiği markalar, şu bu... Ama iş 90’ların sonunda zaten çoktan olup bitmişti. 2000’lerin başında yeni diye çıkan haberlerin çoğu aslında teknik olarak eskiyi bitmiş bir şeyi anlatıyordu. Eski derken yanlış anlaşılmak istemem. Yüz yıl, elli yıl, 10 yıl demek istemiyorum. Konu trend olduğunda bir yıl çok eski demektir. Şimdi neredeyse her ay yeni bir şey trend oluyor. Bir gün üşenmeyip son bir iki yılda trend olup ardından tamamen unutulan şeyleri derleyip yazayım da “Hakikaten ya” diyerek şaşıralım hep beraber.

Cheugy “chew-gee” diye okunuyormuş. Genellikle Tik Tok ahalisi tarafından kullanılan terimin tam karşılığını anlamak ve tarif etmek güç. Farklı girişimler var. NY Times’a göre, cheugy bir tür Tik Tok estetiğini anlatıyor. Modası geçmiş demek. Artık trendy olmayan demek. Daha çok Y kuşağı kadınlarını tarif etmek için Z kuşağı tarafından bulunmuş bir terimmiş. Çok gaddarca. Bir yandan da hem abartılı ve hem modası geçmiş olmak gibi bir şey daha ziyade. Yani çok uğraşmışsın ama cheugy’sin. 

Mesela Golden Goose ayakkabı cheugy’ymiş. Oldum olası sevmediğim bir şey. Ama Birkenstock değilmiş. Ondan da hoşlanmıyorum ama Birkenstock aslında rahat terlik ve o haliyle güzel. Onu moda diye giyenlerden hoşlanmıyordum. İşte zaten bu kullanım cheugy olmuş. Oh olsun! Beni buradan yakaladı bu cheugy olayı. Golden Goose hem şaşaalı olsun diye gösteriş için alınmış hem de eski. Cheugy! Bravo!

Gucci kemer de cheugy’miş mesela. Beni hiç ilgilendirmeyen bir şey ama Gucci kemeriniz varsa Z kuşağının diline düşebilirsiniz. Maltese Terrier cheugy, eğer hava atmak için alıyorsanız almayın (zaten hava atmak için pet almayın).

Yarım Converse cheugy’ymiş. Orada bir durun! Converse sizden önce vardı, benden önce vardı, hepimizden sonra da olacak. Ne derseniz deyin, Converse’i bağlamaz. (Bende bir tane var, isterlerse “Bunlar radyoaktifmiş, artık giymeyin” desinler gene giyerim.) 

Kendimi 20 yaşında hissediyorum tarzı bütün post’lar çok cheugy ilan ediliyormuş. Evet, gerçekten de bırakın artık bu kafaları. “Ben şu yaşta hissediyorum”lar yaşı kafaya takmanın açık belirtisi. Yaşsız bir şeyler hissedin değişiklik olsun.

Yazının devamı...

Sosyal medyayı sallayan 15 şarkı

1 Mayıs 2021

Stream platformlarının kullanıcı sayıları her yıl artıyor, kişi başı ortalama müzik dinleme süresi devamlı düşüyor.

“Sosyal medya ve stream platformlarında en fazla dinlenen ve paylaşılan şarkılar” diye yazacaktım ama başlık için uzun olacaktı. O yüzden “sallayan” yazdım ve bu klişeyi kullandım. Neden basitçe “en çok dinlenen” yazmak yerine bu kadar açıklama yazdım? Çünkü hepimizin bildiği gibi şarkılar eskiden dinlenirdi, şimdi internet ortamlarında tüketiliyor. Tüketim işlemi ve dinleme aynı şey değil. Bugün müzik dinliyorum diyen çoğu insan, bir şarkıyı sonuna kadar sabredip dinleyemiyor. Şarkılar dinlemeden paylaşmak için, birilerine göndermek için ya da videolarındaki enteresan şeylere bakmak için varlar. Kötü bir şarkı Tik Tok’a uygun bir videoyla çıkarsa trend oluyor. İyi bir şarkı, videosuz ise çok ama çok nadir sesini duyurabiliyor. İlk 30 saniye dinlenirse şanslısınız!

Platformların ortalaması -kişisel fikrim- 1 dakikayı belki biraz geçer ki bu da günümüz gençlik kültürü için uzun bir süre sayılabilir. Bu durumu birçoğumuz “bugün çıkan pek çok popüler şarkıya bir dakikadan uzun katlanılamıyor” diye de tercüme edebilirsiniz.

Giderek daha az müzik dinleniyor

Şaka bir yana yapılan araştırmalar ve açıklanan raporlara dayanarak görüyoruz ki stream platformlarının kullanıcı sayıları her yıl artıyor, ancak kişi başı ortalama müzik dinleme süresi devamlı düşüyor. Yani daha fazla insan müziğe ulaşıyor, ama kişisel olarak giderek daha az müzik dinleniyor.

1950’lerde müzik radyoda dinlenir, az sayıda insan plak satın alırdı. 70’lerde kasetler hayatımıza girdi. Kişiselleştirilebilen ilk müzik deneyimiydi ve günümüzün müzik dinleme kültürünün temelinde yer alan kişisel müzik listeleri, ilk kez kasetle mümkün olmuştu. Müzik, 80’lerde kaset ve plaktan dinleniyordu. 90’larda CD’ler geldi ve en yaygın mecra oldular. Ta ki hepsi çöpe atılana kadar!

Stream platformları en önemli mecra

Yazının devamı...

Tadını sevdiğimiz kalitesiz şeyler

27 Nisan 2021

Vedat Milor damak zevkinin gelişmesiyle artık eskiden beğendiği sıradan ucuz ve basit tatların kendisine keyif vermediğini yazdı. Örnek olarak “Ucuz çikolata yerdim, artık zevk almıyorum” diye yazmış.

Açıkçası, herkes “Ne kadar elitsin, şusun busun...” tarafından girmiş konuya. Kimisi de “Sen zaten eleştirmen değilsin” gibi alakasız yerlerden vurmaya çalışmış. Twitter’da bir laf et ki linç etsinler. Hele ki siyaset dışında bir konuda iki laf ettiysen katmerli linç garanti. “Başka derdin mi yok?” lobisi başlıyor bunaltmaya.

Milor’un söylediği şey çok açık, damak zevki gelişince beğeni kriterlerin, beklentin de değişiyor. Bunu eşelemeye gerek yok zaten anlatıyor yazısında. Benim buradan yola çıkarak fark ettiğim, basit şeylerden alınan zevkin benim hayatımda önemli bir rol oynadığı oldu. Bir bakıma bakkaldan alınan gofretin artık zevk vermemesi bana üzücü geldi her şeyden önce.

Fırından çıkmış taze ekmek seviyorum. Ramazan pidesi seviyorum. Ucuz poğaça, açma seviyorum. Geçenlerde Doğu Londra’da bir pastanenin vitrininde peynirli poğaça gördüm. Derhal satın aldım. Bu poğaçanın içindeki peynir miktarıyla bizde bir tepsi börek açılır. Ama içinde düdük kadar peynir olan halis muhlis sokak poğaçasının keyfini vermedi bana. Boğaza yapışsa da (çay işte o yüzden lazım yanında), hamuru hınk diye mideye otursa da onun yeri ayrı. Zevksizim ya da anlamıyorum ama mutlu oluyorum (Milor da aynı şeyi ifade etmiş zaten).

Bunların hepsi basit, ucuz ve kalitesiz şeyler ama hepsi güzeller. Çünkü bana eskiden yaptığım şeyleri, bulunduğum mekânları, o mekânları paylaştığım insanları hatırlatıyorlar. Bu mekânların ve insanların bir kısmı artık yoklar. Ama basit bir taze ekmek, pide kokusuyla, ucuz bir poğaça, kim bilir hangi yağ kullanılarak yapılmış vıcık vıcık bir açmayla onları geri getirebiliyorum. Belki başka bir ortamda büyüseydim istiridye kokusuyla duygusallaşacaktım ama kozmik sistem bana açmayı layık görmüş.

Dünyanın en iyi lahmacununu verseler, 80’lerin ilk yarısında Eminönü-Sirkeci sahilinde yanlarından maydanoz sallanan tahta kapaklı kutularda satılan pörsümüş lahmacun kadar lezzetli gelmez bana.

Üzerine basılmaktan kâğıt gibi incecik kalmış ucuz yağ kokan eser miktarda kaşarlı vapur tostu ve yanına demsiz vapur çayından daha “İstanbul” bir şey var mı?

Tavuk dönere hayatım boyunca girmedim. Ama ev yapımı, ne idiği belirsiz, kafa derisini terleten acılıktaki hardalın iki kaşınızın arasında yumruk gibi hissedildiği, yumuşamış salatalık turşusu dilimiyle servis edilen o en ucuz sosisli için de çok hislenebilirim.

Yazının devamı...

Z kuşağı eleştirisi

25 Nisan 2021

Kuşak haberleri birkaç yıl önce Y kuşağıyla yoğun ilgi görmeye başladı. Y kuşağı ne yer, ne içer? Ne giyer? 2013’te Gezi’den sonra merak edildi. Y kuşağı, çok affedersiniz, yaşlanıp önceden tahmin edilebilir ve pek tanıdık hale gelince, artık şimdi gözler Z kuşağında. Siyasi partiler onlardan nasıl oy alacağını hesaplıyor. Markalar Z kuşağına neyi nasıl satacaklarının hesaplarını yapmakta.

Velhasıl, Z kuşağı araştırmaları pek değerli. Z kuşağını anlamak çok önemli. Herkes bu kuşağı anlama peşinde.

Geçenlerde BBC Londra’da uzun uzun Z kuşağının pandemi dönemine denk gelen gençlik döneminin etkileri konuşuluyordu. Z kuşağının Y’lere göre daha büyük sorumluluklar alacağına inanıyordu konuşmacılar. Z kuşağı dünya meseleleriyle daha ilgiliymiş, kendilerinden daha büyük meseleler olduğunun farkındalarmış, sosyal sorumlulukları daha yüksekmiş.

Kovid döneminde gençliklerini yaşayamadan dağ gibi sorumlulukların altında kaldıkları bence de doğru. Karantina ilan edilen ve kurallarına gerçekten uygulanan ülkelerde son bir yıldır sosyal hayat diye bir şey kalmadı. 18 yaşındaki bir gencin hayatını düşünün. Ne okul var, ne arkadaşlar var, ne de sokak. Varsa yoksa internet.

Öte yandan, bütün bunların Z kuşağını kendiliğinden aziz yaptığını düşünmüyorum. Onları bekleyen büyük sorumluluklar ve sorunlar olduğu kesin. Dünyayı X kuşağı yönetiyor ve berbatlar. Berbatız. Ama Y kuşağının online politik duyarlılıklarının, sosyal medya efelenmelerinin ve giderek çığırından çıkan siyaseten doğruculuk saplantılarının dünyayı daha iyi bir yere götüreceğine emin misiniz? Ben değilim. Gördüğüm kadarıyla Z’ler de aynı yolun yolcusu.

Her şeyden önce Y’lerden başlayarak yeni kuşakların çalışma hayatına bakışının köklü biçimde değiştiğini görüyorum ve bu durum hayra alamet mi bilemiyorum. 90’lardan beri çalışıyorum ve değişimi gözlemleyebiliyorum.

X kuşağı olarak biz “Bodrum katında yaşamaya razıyım, yeter ki bağımsız olayım, kendi hayatımı yaşayayım” derdik. Bağımsızlıktan ödün vererek anne babamızın imkânlarını kullanmayı istemezdik. Zor şartlarda çalışmak ve sebat etmek önemliydi çünkü ucunda özgürlük/bağımsızlık olarak adlandırdığımız bir bireysel emelimiz vardı. Elbette, demek ki aile evlerimizde rahat ve mutlu değildik. Ne yapacaksak kendi başımıza yapacağımıza inanmıştık bir şekilde.

Y kuşağı anne babasıyla yaşamaktan gayet memnundu. Az param olsun ama bağımsız olayım demiyordu. Önce konforum olsun diye düşünmekteydi. Belki anne babaları onları rahat ettirdikleri içindi, bilemiyorum.

Yazının devamı...

Türküler türkülerimiz

24 Nisan 2021

Aynı türküyle hem ağlayabiliyor hem de remiks versiyonuyla dans edip coşabiliyoruz; öte yandan, türküleri çok kolay harcıyoruz. Doğal kaynakları har vurup harman savurmak gibi geliyor bana.

Türküler, pop müzik açısından da alternatif sahnede de, rock’ta da bitmeyen bir kaynak, dipsiz bir kuyu. Ve elbette eşsiz bir hazine. Müzisyenlerin de işini aşırı derecede kolaylaştıran bir araç, eğer bu gözle bakacak olursak.

Türküleri cover’lamak beste yapmaktan daha kolay ve etkili. Halkın kalbine giden en kısa ve garantili yol. Yeni başlayan biri için de yılların sanatçısı için de aynı altın fırsat. Haluk Levent’in projesiyle bir kez daha gündeme geldi diye belirtmek istedim; şu ara pek daha da ağırlıkta türkü temelli işler. Aynı türkü aynı hafta hem ağlatan versiyonuyla hem de dans ettiren versiyonuyla listelere girebiliyor. Aynı türküyle hem ağlayabiliyor hem de remiks versiyonuyla dans edip coşabiliyoruz. Muhteşem bir fenomen.

Şu ara mesela “Dom Dom Kurşunu”nun İbrahim Tatlıses’in vokaliyle Emrah Karaduman tarafından yapılan remix’i uçuşlarda. Aynı anda Furkan Demir versiyonu da yayınlandı ve o da coştu. “Dom Dom Kurşunu remix” yazıp YouTube’da aratırsanız bayağı eğlenebilirsiniz remixler ve mashup’lar arasında.

Öte yandan, türküleri çok kolay harcıyoruz. Doğal kaynakları har vurup harman savurmak gibi geliyor bana bazen. Herkes hemen hiç düşünmeden türkülere koşuyor ve yardım alıyor. Sıradan akustik cover’lar, sadece vokale dayalı yorumlar, altyapıda en basit hazır pattern’larla yapılan dans yorumları... Türküler daha iyisini, özenlisini hak ediyor sanki. Bu da bir ara not olarak buraya düşülmüş olsun.

Haluk Levent’in türküleri

Haluk Levent, mayıs başında (sanırım Anneler Günü’ne denk gelecek şekilde) uzun bir aradan sonra ilk kez bir albüm yayınlayacak. Bu albüm “Vasiyet” adını taşıyor ve annesinin sevdiği türkülerin güncel yorumlarından ibaret. Albümde ağırlıklı olarak düetler var. İlk single bu hafta Melek Mosso ile birlikte söyledikleri bir Neşet Ertaş parçası “Zülüf” oldu. Sırada Hayko Cepkin, Cem Adrian, Ceylan Ertem gibi sanatçıların yer aldığı türküler var. Haluk Levent’in projesi elbette kendi tutarlılığı ve estetiği içinde bir bütün olarak derli toplu bir iş ve çok ilgi görecektir. Yine de türküler daha güçlü düzenlemeleri hak ediyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Yazının devamı...

Somali mahallesi, Türk mahallesi

20 Nisan 2021

Geçenlerde bir haberde şaşkınlıkla ve biraz da negatif bir yaklaşımla Ankara’nın Kızılay semtindeki Somali mahallesinden söz ediliyordu. Somalililer burada kendi dükkânlarını açmışlar, herkes Somalice konuşuyormuş, Somalili bakkal, berber varmış. Ne büyük bir şaşkınlık. 2021 yılında hâlâ buna şaşıran, bunu garipseyen insanlar olması dikkate değer. Nereden geldiler, hangi yasal statülerde buradalar, hangisi kaçak, hangisi değil, bunu bilemeyiz. 

Ancak Türkiye gibi elini kolunu sallayanın girip çıktığı bir ülke de olsanız, Almanya gibi kapılara kilit takıp bekçiyle, polisle de korusanız, fark etmiyor. Gelecek olan geliyor. Belediye destekli pasaport alıp gene geliyor. 

Bakın Somali mahallesine, Suriye sokağına, Afgan esnafa şaşıran, hayret edene bir örnek Londra’dan vereyim. Kentin doğu bölümünde ve kuzeyde belli sokaklara, ana caddelere gittiğinizde kendinizi Ümraniye’de ya da Bayrampaşa’da hissedebileceğiniz çok yer var. Ben bazen fazla İngilizlikten bunaldığımda ve memleketi özlediğimde sosyal medyaya bakıp içimi karartmak yerine (çünkü bu kavga dövüş aslında memleketin gerçeğini çok da yansıtmıyor bana kalırsa, bu ayrı bir tartışma) Dalston’da geziniyorum biraz. Umut 2000 Ocakbaşı (bazılarına göre Türkiye’deki benzerlerinden daha iyi), Mangal II (dereotlu mayonez ve uskumrulu balık ekmek şahane) derken bir anda Türkiye’ye gelmiş oluyorum. 

Hafiften İngilizleşmemiş, menüsüne deneysel renkler katmamış, tam tamına Türklük aradığımda da Harringay var.

İkitelli’de gazete çevresinde öğle yemeği yediğimiz mekânları anımsatan onlarca bol kepçe lokantası, irili ufaklı kebapçı ve börekçi var burada. Terzisi, boyacısı, muslukçusu ve bilumum farklı farklı esnafı saymıyorum. 

Hiç İngilizce bilmeye, konuşmaya da gerek yok. Market desen Türk ürünü dolu. Beyaz peynirin, sucuğun âlâsı var. Yaprak sarma bile bulabiliyorum istersem.

Ayrıca Leyla’ya Eti Puf’u tanıttım, bayıldı. Türk yemeği olarak adlandırıp sevdiği tek şey Eti Puf. 

Merak ediyorum, Ankara’da, İstanbul’da Afrikalıların, Suriyelilerin veya farklı milletlerden göçmenlerin yoğun olduğu sokaklara hayret edenler, Londra’daki bu Türk mahalleleri için ne düşünür? Almanya’da, Fransa’da, Avrupa’nın dört bir yanında olduğu kadar, denizaşırı ülkelerde de bolca karşılaştığımız Türk mahalleleri, sokakları bizim nasıl içimizi ısıtıyorsa ve yönetimler buralara

Yazının devamı...

‘Sound of Metal’ notları

18 Nisan 2021

Ne zamandır yapılacak işler listemde olan “Sound of Metal”ı sonunda izledim geçen hafta. Çok beğendim. Müzikle değil insanla ilgili olduğu için sevdim. 

Filmde Riz Ahmed, Ruben adlı davulcuyu canlandırıyor. Ruben bir metal davulcusu ve yıllarca yüksek sese maruz kaldığından işitme duyusunu kaybetmeye başlıyor. Bu durum hayatını kökünden değiştirecek. Ama acaba Ruben bu değişime uyum sağlayabilecek mi? Bu soru hepimizin her gün, her gün, her gün kendine sorduğu bir soru değil mi? 

Müziği ve müzisyenleri anlatan filmlerden uzak duruyorum. Çünkü müziğini sevdiğim insanları yakından tanımaktan korkuyorum. Müziği seviyorum ama müzisyenleri seviyor muyum, emin değilim. Aslında elbette seviyorum ve saygı duyuyorum. Ve bu saygımı kaybetmek istemiyorum. Çoğu zaman beklediğimden sığ bulmaktan korkuyorum onları ve en önemlisi zihnimde müzikleriyle oluşan imajın gördüklerim ve öğrendiklerim yüzünden değişmesinden korkuyorum.

Woody Allen’ın ya da Roman Polanski’nin filmlerini onlar hakkında bir sürü şey bilmeden izlemek daha keyifli, bilmem anlatabiliyor muyum. 

Film hakkında hiçbir şey bilmeden bu sebepten ön yargılıydım. Ama film müzikle ilgili değil. Böyle bir derdi yok. “Sound of Metal”ın doğrudan insan ile ilgili olması, bir sahne ne de bir türün arka planını açıklamaya girişmemesi hoşuma gitti. Ne gereksiz bir yüceltme ne de boyundan büyük laflar ve fikirler var bu filmde. 

En çok etkilendiğim iki sahneyi anlatmadan geçemem. Spoiler olabilir izlemeyenler dikkat etsin:

Birincisi, Paul Raci’nin canlandırdığı Joe karakterinin Ruben’e (Riz Ahmed) sağırlıkla ilgili konunun özünü anlattığı sahne. Konu burası değil (kulaklarını gösterir), burası (kafasını işaret eder). 

Yazının devamı...
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
nevşehir escort
kayseri escort
sakarya avukat
webmaster forum
buca escort bayan